Hatırlanacağı üzere Trump, NATO toplantısında üye ülkelerin gayrisafi yurt içi hasılalarının %5'ini savunma bütçesine ayırmalarını talep etmişti. O dönem Trump'a karşı çıkan bazı Avrupa ülkeleri, "NATO savunma bütçelerine bu kadar yüksek pay ayıramayız" diyerek itiraz etmişlerdi.
Yine hatırlayalım! İspanya Başbakanı ve Fransa Cumhurbaşkanı, İsrail'in Gazze'de uyguladığı soykırıma karşı tepkili açıklamalar yapmışlardı.
Bugün Avrupa, işte bu itirazların artçı sarsıntılarını ve yansımalarını yaşıyor. Zira bu talebe en sert karşı çıkan ülkelerin başında İspanya ve Fransa geliyordu, nitekim bugün tam da bu ülkelerin önüne devasa sorunlar çıkarılmış durumda.
Dolayısıyla, bugün protestoların en çok yoğunlaştığı İspanya ve Fransa gibi ülkelerin ortak noktası, İsrail'e karşı mesafeli ve eleştirel bir tutum sergilemeleridir.
Hafızamızı biraz daha tazeleyecek olursak, İsrail Dışişleri Bakanı da Avrupa'daki bazı ülkelere yönelik açıkça "Sizlere gününüzü göstereceğiz" diyerek tehditler savurmuştu.
Ekonomik darboğazın neticesinde fitili ateşlenen toplumsal olaylar, lise öğrencilerinin de meydanlara inmesiyle hız kazandı. Bu eylemler, yalnızca ekonomik değil, siyasal hedefleri de ön plana çıkaran protestolara dönüştü. Bugün küresel dünyada meydana gelen krizlerin yansıması, maalesef "demokrasinin beşiği" olarak nitelendirilen Avrupa merkezlerinde bizzat tecrübe ediliyor.
Konut krizinin tırmandığı bir dönemde, İsrail'in de kışkırtmalarıyla İspanya'nın birçok şehrinde eş zamanlı olaylar patlak verdi. Bu kaotik sürecin sonunda İspanya Başbakanı erken seçim kararı almak zorunda kaldı.
Söz konusu ülkelerde muhalefet kanadı ise genellikle İsrail'e açık destek veren kesimlerden oluşuyor. Bu partilerin ezici çoğunluğu aşırı sağ kulvarda yer alıyor. Dolayısıyla, Avrupa'yı sarsan bu toplumsal olaylardan en kazançlı çıkacak aktörler aşırı sağcılar olacaktır ki onların da büyük kısmı İsrail yanlısı bir çizgiye sahiptir.
Avrupa'da konut fiyatlarının, fahiş kira artışlarının, eğitim politikalarındaki aksaklıkların ve farklı sosyolojik krizlerin bu olaylara zemin hazırladığı bir gerçek. Ancak madalyonun diğer yüzüne baktığımızda, “savunma bütçelerine ayrılan payın devasa boyutlara ulaşması, eğitim, kültür ve sosyal politikalara darbe vuruyor.”
Bu durum bizzat gençlerin, işçilerin ve ekonomik açıdan dezavantajlı kesimlerin protestolar bayrağını açmasına neden oluyor. Bugün Fransa, İspanya ve İtalya'da genç işsizlik oranları %30 sınırına dayanmış vaziyette.
Bildiğimiz gibi, yıl sonlarında ülkelerin bütçe görüşmeleri yapılır ve savunma sanayisine ayrılacak paylar netleşir. “Avrupa, bugüne kadar savunma sanayisine çok ciddi oranlarda bütçe ayırmıyordu.” Ancak gelinen noktada, “savunma sanayisine aktarılacak kaynaklar, sosyal yardımlardan, sağlık ve eğitim harcamalarından kısılarak karşılanma aşamasına gelmiştir.”
Bu durum halkta infiale ve ciddi tepkilere yol açmıştır. “Esasen bu sürecin asıl müsebbibi, ABD ve İsrail'in sergilediği zalimane ve baskıcı politikalardır.” Açıkça görülüyor ki Avrupa yeniden dizayn edilmeye çalışılıyor.
Aslına bakılırsa mevcut eylemlerin mantıklı ve rasyonel bir dayanağı da bulunmuyor. Çünkü Fransa'da Macron zaten yeniden aday olmayacak, İspanya'da Sanchez erken seçim kararı aldı, İtalya'da ise Meloni önümüzdeki yıl seçim dönemine girecek. Bu eylemlerin tamamen dış kaynaklı olduğuna işaret ediyor ki, ABD ve İsrail'in kışkırtmasıyla yürütülen bir dış operasyondur.
Bu çalkantılı süreçte Türkiye'nin nasıl bir dış politika izleyeceği ve ilişkilerini nasıl geliştireceği sorusu önem taşıyor.
İspanya'da hükümet değişse bile Türkiye açısından çok büyük bir olumsuzluk yaşanmayabilir. Ancak Fransa'da yönetim değişir ve İsrail'e tamamen göbekten bağlı olan Marine Le Pen iktidara gelirse, Türkiye bu kulvarda ciddi diplomatik sıkıntılarla karşılaşabilir. Çünkü Le pen tamamen İsrail'e bağlı hareket etmektedir. İtalya ile ilişkiler ise mevcut düzleminde seyrini sürdürecektir.
Türkiye, Avrupa ile ilişkileri bağlamında adımlarını son derece ince eleyip sık dokuyacağı, stratejik açıdan kritik bir yıla giriyor olabilir.