Azerbaycan'da Aliyev yönetiminin "Hicabı ve dini sembolleri yasaklayan düzenlemesi" nedeniyle başörtülü öğrenci ve öğretmenlerin okul kapılarından geri çevrildiğini hepimiz okumakta ve görmekteyiz.

Geçmişe dönüp baktığımızda, Azerbaycan'ın 2010 yılında da bu uygulamayı hayata geçirmeye çalıştığını ancak yükselen tepkiler üzerine geri adım attığını hatırlıyoruz. Demek ki Azerbaycan yönetimi, bu konuda geçmişteki hatalarından yeterince ders çıkarmamış.

Dünyada yasaklarla hiçbir yere varılamayacağını tecrübe eden pek çok ülke vardır. 28 Şubat sürecindeki dayatmacı politikaların acısını çeken Türkiye de bunun en büyük şahididir.

Bu nedenle, Azerbaycan'ı bu dayatmacı anlayıştan, hicablı kız çocuklarının eğitim hakkını ve hicablı öğretmenlerin çalışma hakkını engellemekten vazgeçirmeye çalışmak kadar doğal, insani ve vicdani bir duruş olamaz.

Aliyev'in İslam ve hicab karşıtlığı yeni değildir. Geçmiş yıllarda da İslami değerleri hedef alan açıklamaları ve uygulamaları hafızalardadır.

Örneğin Türkiye'deki ve İran'daki başörtülü kadınların yer aldığı dizilerin ve filmlerin Azerbaycan'da yayınlanmamasını, yerel kanallarda başörtülü kadınlara yer verilmemesini talep ettiği bilinmektedir.

Ayrıca 2007 yılında bir ABD Kongre üyesi ile yaptığı görüşmede, "Azerbaycan'ın Türkiye'deki dini eğilimleri yakından takip ettiğini ve Türkiye'nin İslamcılaşmasının bir felaket olacağını" ifade etmesi, İslam'a ve İslami görselliğe düşmanlığını açıkça ortaya koymaktadır.

Aliyev yönetiminin dış politikadaki tercihleri de vicdanları yaralamaktadır. Azerbaycan, İsrail'in Gazze'de yürüttüğü soykırım savaşı döneminde bile İsrail'in petrol ihtiyacının yüzde 60'ını karşılamaya devam etmiştir.

Birleşmiş Milletler'de katil Netanyahu'nun konuşması sırasında birçok ülke salonu terk ederek protesto ederken, Azerbaycan heyeti protestoya katılmamış ve İsrail ile dayanışma sergilercesine konuşmayı baştan sona dinlemiştir.

Azerbaycanın, iki gün önce yapılan "Asya'da iş birliği ve güven artırıcı önlemler" (CICA) konferansına İsrail cumhurbaşkanı Isaac Herzog'u da konuşma yapması için Bakü'ye davet etmesi İsrail'in yanında olduğunu net olarak göstermektedir.

Bunun yanı sıra, Zengezur Koridoru'nun ABD çıkarlarına hizmet edecek şekilde yapılandırılması ve İsrail'in İran ile savaşı sürerken Azerbaycan topraklarında "İran'a karşı gizli istihbarat hücreleri oluşturmasına izin verilmesi" gibi adımlar, dünya halkları nezdinde kabul edilemez uygulamalardır.

Tüm dünya halklarının İsrail'e karşı tepkisi ortadayken, Azerbaycan'ın bu ülkeye açıktan destek vermesi kamuoyunun vicdanında mahkûm edilmiştir. İnsanlığın İsrail'den uzaklaştığı ve diyalogu kestiği bir dönemde, Azerbaycan'ın bu rejimle ilişkilerini geliştirmesi gerçekten hayret vericidir.

Azerbaycan'daki Hicab yasağı kararının ardından hem Azerbaycan'da hem de Türkiye'de birçok kesimden Aliyev yönetimine tepki açıklamaları geldi.

Pek çok yetkili ve duyarlı STK'lar Azerbaycan'ın bu yanlış uygulamadan bir an önce dönmesi çağrısında bulundular.

Bu eleştirilerden rahatsız olan Azerbaycan makamları ise "içişlerine karışılmaması" gerektiği yönünde itiraz sesleri yükseltti. Oysa bu çağrılar Azerbaycan'ın içişlerine müdahale değil, aksine "Azerbaycan devletinin kendi halkıyla barışık yaşaması adına yapılmış dostane uyarılardır."

Bakü yönetiminin, özellikle Türkiye'den gelen bu eleştirileri doğru okuması gerekir. Çünkü Türkiye, acı bir 28 Şubat süreci yaşamıştır.

O dönemde devlet zihniyeti ve devlet içindeki bazı "kraldan çok kralcı" kişi ve kurumların yanlış ve baskıcı uygulamaları, halk ile devleti karşı karşıya getirmişti. Nihayetinde bu yasaklar kalkmış, başörtüsünün önü açılmıştır.

Azerbaycan, yaşanmış bu gerçeklerden ders almalı ve bu eleştirileri yapıcı bulmalıdır. İnsanların inanç özgürlüklerini ve tercihlerini baskıcı devlet politikalarıyla engellemeye çalışmak, insani, vicdani, hukuki ve adil bir yönetim anlayışıyla asla bağdaşmaz.

Azerbaycan'da uygulanan yasak bir zulümdür. İ.Aliyev şunu unutmasın ki

"Zulüm payidar olmaz, Zalim pâ'da kalmaz"