Uluslararası ticaret sistemi, 21. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren köklü bir yapısal dönüşüm sürecinden geçmektedir. Bu dönüşümün merkez üssünü ise Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında yaşanan jeopolitik ve ekonomik hegemonya mücadelesi oluşturmaktadır.

Küresel ekonomik güç dengelerini derinden sarsan bu süreç, özellikle Trump'ın ikinci başkanlık döneminde uygulamaya koyduğu korumacı ticaret politikalarıyla görünürlük kazanmış, ardından küresel ölçekte derinleşen sistematik bir ticaret savaşına evrilmiştir.

Trump'ın agresif ve geniş kapsamlı gümrük tarifeleriyle belirlenen bu politikalar, küresel ticaretin kurallarını yeniden yazarken iki dev ülke arasındaki ilişkileri geri dönülemez bir kırılganlık eşiğine taşımıştır.

Son yıllarda iki ülke arasındaki ticaret hacminde gözlemlenen keskin daralma, çok kutuplu yeni bir dünya düzeninin ve "küreselleşmeden uzaklaşma" dalgasının en somut göstergesidir.

İstatistiksel veriler incelendiğinde, ABD'nin Çin'de üretilen mallara karşı uyguladığı yüksek gümrük vergileri neticesinde, Çin'den yapılan ithalat oranlarında radikal düşüşler meydana gelmiştir. Eş zamanlı olarak Çin de ABD menşeli ürünlere misilleme tarifeleri getirmiş, bu durum ikili ticaret dengesini sarsmıştır.

Söz konusu ekonomik daralmanın en ağır hissedildiği alanların başında ise ABD'nin tarım sektörü gelmektedir. Amerikan çiftçisinin ve tarımsal ihracatının Çin pazarında uğradığı ciddi kayıplar, ticaret savaşlarının iç siyasi ve ekonomik maliyetlerini gözler önüne sermektedir.

Her ne kadar ABD yargı organları ve yüksek mahkeme süreçleri zaman zaman bu agresif ek vergilerin yasal sınırlarını ve anayasal meşruiyetini tartışmaya açsa da Amerikan üretim sektörü tedarik zincirlerini Çin dışına çıkarma ve pazar çeşitlendirmesine gitme sürecini başlatmıştır.

Günümüz ticaret savaşlarının en kritik ve stratejik cephesini ise geleneksel emtiaların dışında yapay zekâ, yarı iletkenler ve mikroçipler gibi yüksek teknoloji ürünleri oluşturmaktadır. ABD yönetimi, ulusal güvenlik doktrini çerçevesinde Çin'in teknolojik ekosistemini ve veri altyapısını küresel bir tehdit olarak görmektedir.

Bu doğrultuda Çin menşeli teknoloji devlerine ve kritik bileşenlere yönelik katı ambargolar uygulanmaktadır. Pekin ise dünya genelindeki nadir toprak elementleri ve kritik maden işleme kapasitesinin neredeyse tamamını elinde bulundurmanın verdiği asimetrik gücü, Batı dünyasına karşı jeopolitik bir koz olarak masada tutmaktadır.

Bu teknolojik ve ticari cepheleşme, küresel ölçekte faaliyet gösteren çok uluslu şirketleri tek bir üretim merkezine bağımlı kalmanın getirdiği riskleri yönetmeye zorlamıştır.

Küresel sermaye, "Çin” stratejisiyle bağımlılığı azaltmayı hedeflerken, bu savaşa doğrudan taraf olmayan üçüncü ülkeler için muazzam fırsat pencereleri açılmıştır. Yatırımların ve üretim hatlarının Çin'den kaymasıyla Meksika, Vietnam, Tayvan ve Hindistan gibi yükselen ekonomiler, dünya pazarlarına entegre olma ve küresel tedarik zincirlerinde yeni merkezler haline gelme fırsatı elde etmişlerdir.

Ancak bu jeopolitik kayma, ilgili ülkeler için ekonomik büyümeyi beraberinde getirirken, hegemonik baskılara maruz kalma riskini de barındırmaktadır.

ABD yönetimi, Çin üzerindeki ekonomik baskıyı artırarak imalat sanayisini yeniden ülke sınırları içerisine çekmeyi ve yerli üretimi canlandırmayı hedeflemektedir. ABD'deki karar alıcılar, sürekli ithalata dayalı bir ekonomik modelin uzun vadede süper güç statüsünü zayıflatacağı görüşündedir.

Öte yandan, "dünyanın fabrikası" olarak nitelendirilen Çin, bu baskılar karşısında üretim çarklarını yavaşlatmamış, aksine kapasitesini artırarak alternatif pazarlara açılmıştır. Çin yönetimi Güney Amerika, Avrupa ve özellikle de nüfuzunu pekiştirdiği Afrika kıtasında ticari genişleme stratejileri yürütmektedir.

Çin'in bu süreçteki en büyük stratejik sıçraması ise elektrikli araç ve yeşil enerji teknolojilerinde yaşanmıştır. Çin'in bu alandaki domine edici yükselişine karşılık, dönüşümde geç kalan Avrupa otomotiv sektörü küresel pazarda ciddi pazar payı ve ciro kayıplarıyla karşı karşıya kalmıştır.

ABD, bir yandan Çin'i Tayvan gibi bölgesel güvenlik krizleriyle meşgul ederek ticaretini ve jeopolitik odaklanmasını sekteye uğratmayı amaçlarken, diğer yandan kendi iç sosyal dinamiklerinde evsizlik, yoksulluk ve ekonomik eşitsizlik gibi yapısal sorunlarla mücadele etmektedir.

ABD'nin küresel müdahaleci dış politika refleksleri, uluslararası arenada meşruiyet tartışmalarını da beraberinde getirmektedir. Çin ise bu süreçte aceleci adımlardan kaçınarak daha temkinli ve sabırlı bir büyük strateji izlemektedir.

"Amerika mı yoksa Çin mi kazanıyor?" sorusunun cevabı, küresel ticaretin felsefesinde gizlidir.

Dünyanın ticaret yapma dengesi kökten değişmiştir, küresel ticaret artık en ucuz maliyet prensibinden ziyade, jeopolitik yakınlık ve "güvenli tedarik" ekseninde yeniden bölüşülmektedir.

Napolyon Bonapart'ın "Düşmanın hata yaparken asla araya girme" sözünde olduğu gibi, bu iki dev güç birbiriyle yıpratıcı bir mücadele içindeyken, denklem dışındaki dinamik üçüncü ülkeler için (Türkiye de buna dahil) bu kriz, yerli üretimi artırıp küresel pazarda kalıcı aktörler haline gelmek adına tarihi bir fırsat dönemi anlamını da taşımaktadır.