Dil, insanın hem bireysel hem de toplumsal varoluşunun temel unsurudur. İnsan, dili aracılığıyla düşünür, anlam üretir ve kendisini ifade eder. Toplumlar ise ortak bir dil etrafında şekillenir, kültürel hafızalarını ve tarihsel sürekliliklerini dil sayesinde korur.
Bu nedenle dil, yalnızca bir iletişim aracı değildir, kimliğin, aidiyetin ve kültürel bütünlüğün de taşıyıcısıdır. "Resmî dil" ve "Ana dil" kavramları da bu çok katmanlı yapının iki farklı ancak birbiriyle ilişkili boyutunu ifade eder. Ana dil, bireyin dünyayı ilk anlamlandırdığı, duygu ve düşüncelerini en doğal biçimde ifade ettiği dildir. Bireyin kimlik gelişimi ve psikolojik bütünlüğü açısından belirleyici bir role sahiptir.
Resmî dil ise devletin hukuk, eğitim, yönetim ve kamusal iletişim alanlarında ortak düzeni sağlamak amacıyla benimsediği dildir.
Resmî dil, kamusal alanda birlik ve standartlık işlevi görür, farklı toplumsal kesimler arasında ortak bir iletişim zemini oluşturur. 'Sağlıklı bir toplumsal yapı, bu iki alan arasında çatışma değil, denge kurabilen yapıdır.'
Tarihsel süreçte dilin siyasal rolü açık biçimde görülmektedir. İspanya'da Kastilya dilinin gramerini kaleme alan Antonio de Nebrija, eserini Kraliçe I. Isabel'e sunmuştur. Kraliçe, "Neden böyle bir çalışma isteyeyim ki, ben zaten dil biliyorum" deyince Nebrija, "Dil, bir imparatorluk aracıdır" ifadesini kullanmıştır.
Bu yaklaşım, dilin devlet inşasında ve siyasal bütünlükte önemli bir araç olarak görüldüğünü göstermektedir.
Dil olmaksızın bilgi birikiminin sürekliliği mümkün değildir. İnsan dili, yalnızca iletişim kurmayı değil, soyut düşünmeyi, kavramsallaştırmayı ve bir anlam dünyası inşa etmeyi de mümkün kılar. Bu yönüyle dil, insanlığın kolektif hafızasıdır.
Kuran-ı Kerim'deki Rûm Suresi 22. ayette şöyle buyrulmaktadır.
"Göklerin ve yerin yaratılışı, DİLLERİNİZİN ve RENKLERİNİZİN farklı oluşu da Allah'ın kudretinin delillerindendir…" Ana dilimiz bir kaderdir, farklı coğrafyalarda, farklı mekânlarda ve farklı renklerde farklı dilleri konuşmak, farklı medeniyet ve kültürlerin birbirleriyle iletişim kurmasını sağlamak içindir.
Farklı dillerin varlığı, farklı düşünme biçimlerinin ve kültürel perspektiflerin gelişmesine zemin hazırlar. Her dil, kendine özgü bir anlam evreni üretir. Bu nedenle dilsel çeşitlilik, insanlığın bilgi ve düşünsel zenginliğinin göstergesidir.
Günümüzde bazı ülkeler bu çeşitliliği anayasal düzeyde tanımaktadır.
Örneğin; Bolivya'da 37 -evet yanlış okumadınız- (Otuz yedi) resmî dil kabul edilmiştir. !
Kanada'da federal düzeyde 2 (iki) resmi dil vardır. Federal hükümet kurumlarında parlamentoda ve mahkemelerde eşit statüye sahiptir.!
İsviçre'de ise 4 (Dört) tane resmi dil bulunmaktadır.!
Güney Afrika'da da işaret dili ile beraber 12 (On iki) tane resmi dil kullanılmaktadır…!
Bu uygulama, farklı toplulukların kamusal alanda temsil edilmesini ve aidiyet duygusunun güçlenmesini amaçlamaktadır. Bu bağlamda, bünyesinde zengin bir dilsel çeşitlilik barındırdığı hâlde tek tipleştirici dil politikalarında ısrar eden devlet yapıları, modern sosyolojik gerçeklerle çelişmektedir.
Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada mevcut dillerin önemli bir bölümü yok olma tehlikesi altındadır.
Türkiye'de de çok sayıda yerel dilin konuşulduğunu, ancak anayasal olarak tek bir resmî dilin bulunduğunu ve bazı dillerin unutulmaya yüz tuttuğunu biliyoruz. Örneğin; Adalet Bakanlığı, yakın zamanda-Eylül ayında-adli sicil belgelerine 8 dil daha ekleyerek toplam dil sayısını 51'e çıkardı. Ancak milyonlarca vatandaşın Ana dili olan, bu topraklarda köklü bir geçmişe sahip ve Türkiye'nin tarihî, kültürel, toplumsal bir gerçeğini oluşturan KÜRTÇE ve ZAZACA dilleri ne yazık ki bu 51 dil arasında yok!
Toplumsal bütünleşme açısından önemli olan, farklı dilsel ve kültürel unsurların dışlanmaması, aksine kamusal alanda belirli ölçülerde görünürlük kazanabilmesidir.
"Bireyler, kendi kimlik öğelerinin tanındığını gördükçe kamusal yapıya daha güçlü bir aidiyet geliştirirler."
Aksi hâlde kamusal alan, bireylerin kendilerini dışlanmış hissettikleri soyut bir yapıya dönüşebilir. Bu nedenle Ana dilin korunması kültürel bir gereklilik, resmî dilin korunması ise idari ve hukuki bir zorunluluktur.
Resmî dil ve Ana dil birbirinin alternatifi değil, farklı işlevlere sahip iki tamamlayıcı unsurdur. Toplumsal barış ve kültürel süreklilik dengeli dil politikalarıyla mümkündür.
İnsanlığın bu ortak zenginliği, -herhalde daha iyi anlaşılsın diye- Dünyada iki farklı tarihte Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.
21 Şubat; Bangladeş'te Bengali dili hareketi sırasında hayatını kaybeden üniversite öğrencilerinin anısına 1999'da UNESCO tarafından "Uluslararası Diller Günü" ilan edilmiştir.
26 Eylül; Türkiye'nin önerisi ile Avrupa konseyinin kabul etmesiyle 2001 yılında "Türk Dil Bayramı ve Avrupa Diller Günü" olarak kutlanmaktadır.
Bu iki özel gün, Dilin hem bir kimlik hem de bir varlık unsuru olduğunu tüm dünyaya her yıl iki defa hatırlatıyor.!