Geçenlerde üniversitedeki bir hocamla sohbet ediyorduk. Doçent olmuştu, hayatından memnun, huzurlu ihlaslı biriydi. Ona nasıl başardığını sordum. Gülümsedi ve şöyle dedi: "Ben makamın peşinde koşmadım. Ahiret için çalıştım, bir baktım doçent olmuşum."

Bu cümle haftalardır aklımdan çıkmıyor. Çünkü etrafıma baktığımda tam tersini görüyorum.

Hepimiz bir şeylerin peşindeyiz. Daha iyi bir iş, daha büyük bir ev, daha çok takipçi, daha fazla kazanç. Bunların hiçbirinde tek başına bir sorun yok. Sorun, bunların hayatımızın merkezine yerleşmesinde. Sabah telefona sarılıyor, akşam yine telefonla uyuyoruz. Arada kalan vakitte de "yetişmem lazım" diye koşuyoruz. Peki nereye yetişmeye çalışıyoruz?

Şûrâ Suresi'nin 20. ayeti bu soruya net bir cevap veriyor: "Kim ahiret kazancını isterse onun bu kazancını arttırırız; kim dünya kazancını tercih ederse ona da bundan veririz; ama onun ahirette hiçbir nasibi olmaz."

Ayete dikkatle bakalım. Dünyayı isteyene dünya veriliyor, bu inkâr edilmiyor. Ama bedeli ahirette hiçbir nasibin olmaması. Yani kaybettiğin şey, kazandığından çok daha büyük.

Bunu şöyle düşünüyorum: Bir istasyondasın ve tren birazdan kalkacak. Bekleme salonunda koltuklar rahat, kafeterya sıcak, telefonun şarjda. Gözlerin ağırlaşıyor, "birazcık dinleneyim" diyorsun. Uyuyakalıyorsun. Uyandığında tren gitmiş. Peronda kimse yok. Sana kimse kötülük yapmadı, sadece rahat ettin. Asıl tehlike de bu: rehavet, yolcunun düşmanı değil, onu sessizce yolundan alıkoyan konfordur.

Bugün gençlerin başına gelen çoğu zaman bu. Kötü bir niyetten değil, "sonra yaparım"dan geliyor. Namazı sonra kılarım, Kur'an'a sonra dönerim, hayırlı işlere sonra başlarım. Şimdilik hayat yoğun, bir sakinleşsin. Ama o sakin zaman hiç gelmiyor, çünkü dünya hiçbir zaman "yeter" demiyor. Bir hedefe ulaştığında yenisini önüne koyuyor.

Bir an dur ve kendine sor: Son bir yılda ahiretim için ne yaptım? Cevabım bir cümleyi geçiyor mu? Bir gün hesap vermem gerekecekse elimde ne var? Bu soruları kendimize sormaktan neden bu kadar kaçınıyoruz?

Hocamın sözüne dönelim. Onun söylediği şuydu: Niyetini Allah'a çevirirsen, dünya yan ürün olarak gelir. Bu bir vaat değil, ayetin ruhuyla örtüşen bir yaşam tecrübesi. Ahireti kazanmaya çalışan biri dürüst çalışır, sözünde durur, işini ihmal etmez, çünkü hesaba çekileceğini bilir. İnsanlar da böyle birine güvenir. Terfi de başarı da çoğu zaman bu güvenin sonucu olarak gelir. Niyet düzelince hayatın geri kalanı düzenleniyor.

Bunu yanlış anlamayalım. Ahiret için çalışmak dünyayı terk etmek demek değil. Derslerine çalış, mesleğini en iyi şekilde yap, kazan, üret. Ama sorulacak soru şu: Bütün bunları kim için ve ne için yapıyorum? Aynı çalışma, niyet değişince ibadete dönüşebilir. Aynı çalışma, yalnızca dünya için yapılınca ise sadece yorgunluk bırakır.

Şunu da fark etmek lazım: Bu yazıyı okuyanların bir kısmı "bende durum o kadar kötü değil" diyecek. Belki öyledir. Ama bazılarımız da içinden "evet, ben o istasyonda oturuyorum" diyecek. İkinci gruptaysan bil ki trenin kalkmasına hâlâ vakit var. Kalk, yüzünü yıka, bileti kontrol et.

Bu yolculukta en çok işe yarayan şey, büyük adımlar değil küçük süreklilik. Günde beş dakika da olsa Kur 'an 'a dön. Vaktinde kıldığın bir namazla başla. Bir hayır işini ertelemeden yap. Yarın da aynısını yap. Tren hızlı gider ama kalkmaya karar verenin yerine mutlaka bir koltuk vardır.

Son bir soru bırakayım: Bu akşam yatağa girdiğinde, bugün hangi yolculuğa bir adım attığını söyleyebilecek misin?

Cevabı sadece sen biliyorsun. Ve bence bugün, bu soruya "evet" diyebileceğin en iyi gün.