7 Ekim'in üçüncü yılında Gazze'ye tarihin öteki ucundan bakmak...

7 Ekim 2023'ün üzerinden üç yıl geçti.

Bugün yine şehitler, yaralılar, yıkılan evler, hastaneler ve okullar sayılacak. Fakat Gazze'yi yalnız 7 Ekim sabahından başlayarak anlatmak, yüz yılı aşkın bir meselenin son sayfasını okuyup kitabın tamamı hakkında hüküm vermektir.

Çünkü Filistin meselesi 7 Ekim'de başlamadı.

1897'deki Birinci Siyonist Kongre'yi, 1917 Balfour Deklarasyonu'nu, İngiliz Mandası dönemindeki büyük göçü, 1947 taksim kararını, 1948 Nakba'sını ve 1967 işgalini okumadan bugünkü Gazze anlaşılamaz.

BM kayıtlarına göre 1947'de Filistin'de Yahudi nüfus yaklaşık yüzde 32 iken, BM taksim planı toprakların yaklaşık yüzde 56'sını kurulması öngörülen Siyonist Yahudi devletine ayırdı.

1948 savaşının sonunda Terör Devleti İsrail, Mandater Filistin'in yaklaşık yüzde 77'sini kontrol ediyor, 726 bin civarında Filistinli mülteci durumuna düşmüş bulunuyordu. 1967'de ise Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze Siyonist İsrail işgali altına girdi.

Dolayısıyla 7 Ekim'i tarihin başlangıcı değil, uzun bir yerinden edilme, işgal, direniş ve şiddet tarihinin yeni kırılma noktası olarak okumak gerekir.

1982'ye gidin.

Sabra ve Şatila'ya…

İşgalci İsrail ordusunun Batı Beyrut'u kontrol ettiği günlerde, İsrail güçlerinin kuşattığı Filistin mülteci kamplarına giren İşgalci İsrail'le işbirliği içindeki Lübnanlı Hristiyan Falanjist milisler binlerce Filistinli sivili vahşice katletti. BM gözlemcileri erkeklerin, kadınların ve çocukların cesetlerini buldu. Terör Devleti İsrail'in kendi Kahan Komisyonu dahi dönemin Savunma Bakanı Alçak Ariel Şaron'un katliam tehlikesini öngörmemesi ve kan dökülmesini önleyecek tedbirleri almaması nedeniyle kişisel sorumluluğu bulunduğu sonucuna vardı, BM Genel Kurulu katliamı en ağır ifadelerle (!) mahkûm etti.

İşte Gazze'yi bu hafızadan koparamazsınız.

Bugün mesele iki eşit gücün savaşı da değildir.

Bir tarafta gelişmiş hava kuvvetleri, savaş uçakları, ağır mühimmat, istihbarat ve çok büyük askerî kapasiteye sahip bir soykırımcı vahşi sözde devlet; diğer tarafta yıllardır hareketi, sınırları ve dış dünyaya erişimi ağır biçimde kısıtlanmış dar bir coğrafyada yaşayan milyonlarca Filistinli vardır.

Bu askerî ve maddi asimetriyi görmeden Gazze'yi anlamak mümkün değildir. Üstelik yıkım yalnız insan bedenine yönelmedi.

Toprağa da indi.

Ağaca da…

Zeytine de…

Sahilede...

FAO ve UNOSAT'ın Ağustos 2026 değerlendirmesine göre Gazze'de tarım arazilerinin yalnızca yüzde 3'ü hem erişilebilir hem de zarar görmemiş durumdadır. Daha önceki BM değerlendirmelerinde zeytinlikler dâhil meyve bahçelerinde çok ağır tahribat kaydedilmişti.

Bir halkın zeytin ağacını yok etmek sıradan bir tarım kaybı değildir. Çünkü Filistin'de zeytin, mahsulden önce hafızadır. Dedenin diktiğini torun toplar. Ağaç kesildiğinde yalnız dal kırılmaz; nesiller arasındaki bağ da yaralanır.

Gazze'de ekmeğin hikâyesi bile savaşın büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Eylül 2026'da BM, insani yardım girişindeki aksaklıkların yemek üretimini düşürdüğünü, ailelere verilen gıda paketlerinin asgari kalori ihtiyacının ancak yaklaşık yarısını karşılayabildiğini bildiriyordu. Doğruluğu tartışılır...

XXI. yüzyıldayız.

İnsanlık Mars'a araç gönderiyor.

Yapay zekâ geliştiriyor.

Fakat Akdeniz kıyısındaki bir anne çocuğuna ekmek bulmaya çalışıyor ve bulamıyor...

Esirler ve tutuklular konusunda Hamas'ın elindeki İsrailli rehinelerin neredeyse tamamının kusursuz şartlarda tutulduğu bütün dünya gördü. Ancak İsrail'in esirlere yaptığı muamele tarihteki en vahşi işkence ve insanlık dışı uygulamalar dünyanın gözü önüne serildi.

Gazze'nin bize öğrettiği asıl şey budur,

Bir halk yalnız öldürülerek yok edilmez.

Evini yıkarsınız.

Okulunu kapatırsınız.

Hastanesini işlemez hâle getirirsiniz.

Tarlasını kullanılamaz kılarsınız.

Zeytin ağacını yok edersiniz.

Çocuğunu eğitimden koparırsınız.

Sonra hayatta kalanlara bir gelecek bırakmamış olursunuz.

İşte bu nedenle Gazze'de kaybedilen yalnız insan değildir.

Zamandır.

Çocukluktur.

Hafızadır.

Topraktır.

Evdir.

Okuldur.

Zeytin ağacıdır.

Ve nihayet insanlık ve gelecektir.

7 Ekim'in üçüncü yılında dünyaya düşen görev yalnız Gazze'nin enkazını kaldırmak değildir.

Asıl mesele, Filistinli bir çocuğun kendi toprağında, korkmadan, aç kalmadan, yerinden edilmeden ve geleceğinin başkasının iradesine bağlı olmadığını bilerek yaşayabileceği bir düzen kurabilmektir.

Lakin, beton yeniden dökülür.

Ev yeniden yapılır.

Yol yeniden açılır.

Zeytin ağacı yeniden dikilir.

Ama bir çocuğun kaybolan çocukluğu geri getirilemez.

Tarih bir gün Gazze konusunda dünyaya yalnız "Ne gördünüz?" diye sormayacaktır.

"Her şeyi gördüğünüz hâlde, ne yaptınız?" diye soracaktır.