Bugün dünyada yalnızca savaşlar, işgaller ve çatışmalar yaşanmıyor. Bununla birlikte uluslararası hukuk gözlerimizin önünde yok ediliyor. Hukukun, güçlü ile güçsüz arasında ayrım yapmadan uygulanması gerektiği söyleniyor; ancak bugün geldiğimiz noktada güçlü devletlerin hukuk karşısında hesap vermediği, zayıf devletlerin ise uluslararası sistemin bütün ağırlığıyla karşı karşıya kaldığı bir düzen ortaya çıkıyor.

Artık mesele yalnızca bazı devletlerin hukuku ihlal etmesi değildir. Asıl mesele, hukuku ihlal eden devletleri durdurması gereken uluslararası sistemin bunu yapamamasıdır. Bir devlet uluslararası hukuku açıkça ihlal ediyor, siviller ve çocuklar öldürülüyor, işgaller ve saldırılar gerçekleştiriliyor; buna karşı alınan kararlar ise çoğu zaman kâğıt üzerinde kalıyor. Kararlar alınıyor ama uygulanmıyor, yaptırımlar konuşuluyor ama hayata geçirilmiyor. Böyle bir düzen içerisinde insan ister istemez şu soruyu soruyor: Uluslararası hukuk gerçekten var mı, yoksa güçlü devletlerin çıkarları izin verdiği ölçüde kullanılan bir araçtan mı ibaret?

Özellikle siyonist çetenin hukuk tanımaz eylemleri karşısında uluslararası hukuk sisteminin ciddi kararlar ve müeyyideler uygulayamaması, bu çarpık düzenin en açık göstergelerinden biridir.

Uluslararası Adalet Divanı, Güney Afrika'nın siyonist çete aleyhine açtığı dava kapsamında 26 Ocak 2024 tarihinde geçici tedbirler kararı verdi ve siyonist çeteye Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki belirli fiillerin önlenmesi için tedbirler alma yükümlülüğü getirdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi ise 21 Kasım 2024 tarihinde siyonist çete sözde başbakanı Benjamin Netanyahu ve dönemin sözde Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işledikleri nedeniyle tutuklama emirleri çıkardı.

Bunlar, uluslararası hukuk bakımından önemsiz gelişmeler değildir. Fakat asıl mesele tam da bundan sonra başlamaktadır: Karar var. Peki yaptırım nerede? Buna benzer daha birçok durum yaşandı. Özellikle Amerika'nın hukuk tanımaz İran saldırıları da bu tablonun başka bir örneğidir. Bu saldırılarda birçok çocuk ve sivil öldürüldü. Fakat bu ölümler nedeniyle Amerika'dan hesap sorulmadı, sorulamadı.

Çünkü bugünkü sistemde haydut Amerika, siyonist çete israil ve diğer emperyalist devletler adeta dünyanın patronu gibi davranıyor. İstedikleri cürümleri işliyor, istedikleri ülkeye müdahale ediyor, istedikleri yerde savaş çıkarıyor ve çoğu zaman bunun hesabını vermiyorlar. Çünkü hesap soran yok. Daha da vahimi, hesap sormaya yetkili makamlar da büyük ölçüde onların kontrolünde.

Birleşmiş Milletler sistemi beş ülkenin elinde. Dünyadaki diğer bütün ülke ve devletler, bu beş ülkenin yapmış olduğu eylemler karşısında çoğu zaman etkisiz kalıyor. Çünkü sistem bütünüyle onların kontrolünde. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde Gazze konusunda ateşkes çağrısı yapan karar tasarıları ABD vetosuyla kabul edilmiyor mesela. Böyle bir sistemde hukuk herkese eşit uygulanabilir mi? Güçlü devletlerin sahip olduğu veto yetkisi, uluslararası hukukun önüne geçtiğinde adaletten söz edilebilir mi?

Bugün ortaya çıkan tablo, hukukun üstünlüğünden ziyade üstünlerin hukukunun hâkim olduğu bir dünya düzenidir. Bu düzen, yalnızca bazı devletleri mağdur etmiyor; bütün ülkeleri bir boyunduruk altında tutuyor. Çünkü hiçbir devlet, kendisini denetleyen ve gerektiğinde kendisinden hesap sorabilen gerçek anlamda bağımsız bir uluslararası mekanizmanın varlığından emin değil. Elbette bu haksız, hukuksuz ve hakkaniyetsiz sisteme karşı sesini yükselten devletler yok değil. Ancak onlar da henüz ciddi bir eylem gücüne dönüşemiyor.

Peki, böyle gelmiş böyle gidecek mi? Ülkeler bu durumda nasıl bir düzene itiliyor? Ülke ve devletler boyunduruk altına alınma durumunu sineye çekip bu şekilde devam mı edecek, yoksa buna karşı çıkıp hakkın sesini, adaletin sesini yükseltecek mi?

Nizamülmülk'ün meşhur bir sözü vardır: "Küfr ile belki amma zulm ile payidar kalmaz memleket." Tarih, zulüm üzerine kurulan düzenlerin sonsuza kadar devam etmediğini defalarca göstermiştir. Bugün kurulan bu zulüm sistemi de elbet son bulacaktır. Zira insanlar bu sistemin ne derece sakat olduğunu 7 Ekim Aksa Tufanı'ndan sonra Gazze'ye yapılan saldırılarda gördü. İsrail'e karşı ses edilemediğini gördü. Tüm vicdanlı insanlar bir olup siyonist çetenin karşısında durduğu halde, sistemi elinde bulunduran üç-beş kişi veya devlet Siyonizmin yanında yer aldı ve yaşananlara karşı ciddi bir ses çıkaramadı, ses çıkaranların da sesini kısmaya çalıştı. İşte tam da burada dünya halklarının zihninde önemli bir kırılma yaşandı.

İnsanlar, kendilerine yıllardır anlatılan uluslararası düzenin gerçek yüzünü daha açık biçimde görmeye başladı. Vicdanlı insanlar ve devletler, bu sistemin bu şekilde devam etmemesi gerektiğini anladı. Bundan sonra ise bu sisteme karşı tepkilerin daha da artması kaçınılmaz görünüyor. Bu tepkiler, sistemi önce uluslararası alanda ciddi manada tartışılacak bir konuma getirecek, oradan da sistemin değişmesine kadar götürecek. Bu gidiş bunu gösteriyor.

Zira insanlar Avrupa'nın, ABD'nin ve diğer emperyalist devletlerin yıllardır pazarladığı uluslararası hukuk, adalet, insan hakları ve demokrasi gibi kavramların, emperyalistlerin kendi çıkarları için tasarladığı helvadan putlar olduğunu anladı. Bugün o putların çatlamaya başladığı bir döneme giriyoruz. Bundan sonra ise bu putların bir bir yıkıldığını göreceğiz. Tekrar buluşmak üzere, Allah'a emanet olun.