Amed Dünya Alimlerini Ağırladı...
Diyarbakır, 10-11 Ekim 2026 tarihlerinde yalnızca bir ilmî toplantıya değil, insanlığın vicdanına yöneltilmiş önemli bir çağrıya ev sahipliği yaptı.
Âlimler ve Medreseler Birliği (İTTİHADUL ULEMA) tarafından düzenlenen 11. Âlimler Buluşması, farklı coğrafyalardan gelen ilim insanlarını aynı çatı altında buluşturdu.
Toplantının ana teması, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir meseleydi, “Davette Yöntem ve Yeni Arayışlar.”
Bu başlık, aslında çağımızın en önemli sorularından birini gündeme taşıyordu. İnsanlığa hakikati anlatmak isteyenler, önce kendi hayatlarında o hakikatin ne kadarını temsil ediyor?
Çünkü bugün insanlığın yaşadığı kriz, yalnızca bilgi eksikliği değildir. Bilginin davranışa, inancın ahlaka, sözün sorumluluğa dönüşememesidir.
Konuşanların sayısı artıyor, fakat söylediklerini yaşayanların sayısı aynı ölçüde artmıyor. Nasihat çoğalıyor, örneklik azalıyor. Dinî söylemler yükselirken adalet, merhamet, dürüstlük ve emanete riayet gibi temel değerler gündelik hayatta yeterince karşılık bulamıyor.
İşte Diyarbakır'daki buluşmanın asıl önemi, bu büyük çelişkiyi tartışmaya açmasındadır.
DİYARBAKIR, İLMİN, İRFANIN VE MEDRESELERİN ŞEHRİDİR
Diyarbakır, herhangi bir şehir değildir.
Surları yalnızca taşlardan örülmüş bir tarih değil, medreseleri, camileri, kütüphaneleri ve yetiştirdiği âlimlerle şekillenmiş büyük bir medeniyet hafızasıdır.
Bu şehir ve çevresi, asırlar boyunca İslam düşüncesinin, Kürt medrese geleneğinin, Arapça ilimlerin ve tasavvufî birikimin önemli merkezlerinden biri olmuştur.
Molla Ahmed-i Cizîrî'den Melayê Bateyî'ye, Şeyh Abdurrahman Aktepî'den Bediüzzaman Said Nursî'ye uzanan ilmî ve fikrî miras, bu coğrafyanın yetiştirdiği düşünce insanlarının derinliğini göstermektedir.
Dolayısıyla farklı ülkelerden âlimlerin Diyarbakır'da buluşması, yalnızca coğrafi bir tercih değildir. Bu buluşma, geçmişin ilmî mirasıyla bugünün toplumsal yaralarını buluşturma imkânıdır.
Ancak geçmişin büyüklüğüyle övünmek, bugünün sorumluluğunu yerine getirmek anlamına gelmez.
Bir medeniyetin gerçek mirasçıları, onun geçmişini anlatanlar değil, değerlerini kendi çağlarında yeniden yaşatanlardır.
İTTİHADUL ULEMA'NIN TARİHÎ VE TOPLUMSAL SORUMLULUĞU
Bu noktada İTTİHADUL ULEMA'nın gerçekleştirdiği organizasyonun önemini teslim etmek gerekir.
Farklı ülkelerden, farklı ilmî geleneklerden ve farklı tecrübelerden gelen âlimleri aynı meseleler etrafında buluşturmak, başlı başına kıymetli bir girişimdir.
Çünkü çağımızın sorunları artık tek bir ülkenin, tek bir toplumun veya tek bir kurumun sınırları içerisinde çözülebilecek nitelikte değildir.
Uyuşturucu bağımlılığı, aile kurumunun zayıflaması, gençlerin kimlik arayışı, dijital dünyanın ahlaki sorunları, yoksulluk, savaşlar ve toplumsal kutuplaşma bütün insanlığı ilgilendirmektedir.
İTTİHADUL ULEMA'nın önündeki önemli sorumluluklardan biri, medrese geleneğini korurken onu çağın ihtiyaçlarıyla buluşturmaktır.
Zira medrese yalnızca geçmişin ilmini nakleden bir kurum değil, geleceğin insanını yetiştiren bir irfan merkezi olmalıdır.
Âlim ise yalnızca kitapların arasında yaşayan değil, toplumun yaralarını gören, mazlumun sesini duyan, gencin elinden tutan ve gerektiğinde haksızlık karşısında söz söyleyen insandır.
DOĞU TÜRKİSTAN'DAN GETİRİLEMEYEN SELAM
Toplantının en sarsıcı anlarından biri, Doğu Türkistan Maarif ve Dayanışma Derneği Genel Başkanı Musacan Er'in konuşmasında dile getirdiği husustu.
Er, Doğu Türkistan'daki âlimlerin ve kanaat önderlerinin hapishanelerde bulunduğunu, kendileriyle iletişim kurulamadığı için onların selamlarını getiremediğini anlattı.
Bir düşününüz!
Dünyanın farklı coğrafyalarından âlimler Diyarbakır'da buluşuyor. Herkes kendi ülkesinden selamlar, dualar ve temenniler getiriyor. Fakat bir temsilci çıkıyor ve ülkesindeki âlimlerden selam getiremediğini söylüyor. Çünkü onların sesine ulaşamıyor.
Bazen bir insanın getiremediği selam, binlerce insanın yaptığı konuşmadan daha ağırdır.
Bu sözlerin ardında yalnızca bir selamın eksikliği değil, özgürlüğünden mahrum bırakılan insanların, parçalanan ailelerin ve dinî hayat üzerindeki baskıların acısı vardır.
Doğu Türkistan meselesi, yalnızca Müslümanların değil, insan haklarına ve inanç özgürlüğüne değer veren bütün insanlığın meselesidir.
Bir âlimin susturulması yalnızca bir insanın sesinin kesilmesi değildir. Aynı zamanda bir toplumun hafızasına, kültürüne ve gelecek nesillere aktaracağı ilmî mirasa yönelmiş bir müdahaledir.
Mazlumun acısını dile getirmek vicdanın başlangıcıdır; o acının giderilmesi için çalışmak ise vicdanın sorumluluğudur.
GAZZE, İNSANLIĞIN VİCDANINDA AÇILMIŞ BİR YARA
Toplantının önemli gündemlerinden biri de Gazze ve Kudüs meselesiydi.
Gazze'de yaşanan insani felaket, yalnızca bir coğrafyanın trajedisi değildir. Çocukların yaşam hakkından sivillerin korunmasına, uluslararası hukuktan insanlık onuruna kadar pek çok temel ilkenin sınandığı tarihî bir meseledir.
Adalet, yalnızca bize benzeyenler için istediğimiz bir ayrıcalık değil, bütün insanlar için savunmamız gereken evrensel bir ilkedir.
Gazze direnişini dünya Müslümanları olarak çok derin bir şekilde analiz etmeliyiz ve o Bilali İman'ın sırrını öğrenmeliyiz. Kurtuluş reçetemiz buradadır.
DAVETİN EN GÜÇLÜ DİLİ HÂL VE HAREKETTİR
Buluşmanın ana temasına döndüğümüzde meselenin kalbine ulaşırız.
Davet nedir?
Davet, yalnızca insanları dinî bir konuşmayı dinlemeye çağırmak değildir.
Davet; hakikati güzel bir dille anlatmak, doğruyu yaşamak, iyiliği çoğaltmak ve insanlara davranışlarımızla örnek olmaktır.
Kur'an-ı Kerim'de Saf suresinin ikinci ve üçüncü ayetlerinde, insanların yapmadıkları şeyleri söylemeleri ağır biçimde eleştirilir.
Bu ilahî uyarı, bugün kendisini inançlı olarak tanımlayan herkes için üzerinde düşünülmesi gereken bir ölçüdür.
Bir insan dürüstlükten söz ederken ticaretinde hile yapıyorsa, adaleti anlatırken çalışanının hakkını vermiyorsa, merhameti öğütlerken ailesine şefkat göstermiyorsa, kardeşlikten bahsederken farklı düşünenleri dışlıyorsa sözleri ne kadar etkili olabilir?
İnsanlar artık yalnızca ne söylediğimize değil, nasıl yaşadığımıza bakıyor.
Ve bunda haklılar.
Çünkü bir insanın hayatı, söylediği sözlerin en ciddi imtihanıdır.
Hz. Peygamber'in insanları etkilemesinde doğruluğunun, güvenilirliğinin, merhametinin ve adaletinin belirleyici bir yeri vardı.
O hâlde çağdaş davet anlayışının merkezinde yalnızca hitabet değil, ahlaki tutarlılık bulunmalıdır.
Bir işverenin çalışanına adil davranması, bir tüccarın dürüst ticaret yapması, bir öğretmenin öğrencisine şefkat göstermesi, bir yöneticinin emaneti koruması da güçlü birer ahlaki örnekliktir.
Bazen bir yetimin başını okşayan el, binlerce kelimelik bir konuşmadan daha tesirli olabilir.
ÂLİMLER TOPLUMUN YARALARINI GÖRMEK ZORUNDADIR
Toplantıda davet ahlakı, yeni nesillerin yetiştirilmesi, dijital bağımlılık ve medreselerin sorumlulukları üzerine yapılan değerlendirmeler de önem taşıyordu.
Dr. Kawa Ebu Cafer'in davette ahlak ve temsiliyet, Mehmet Emin Özmen'in Mevlânâ Hâlid-i Şehrezûrî'nin eğitim yöntemi, Dr. Şirvan Kerim Reşid'in dijital bağımlılık ve çocuk eğitimi üzerine sunumları programın dikkat çekici başlıkları arasındaydı.
Bu başlıklar bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor.
Toplumun ihtiyaçlarını anlamayan bir İslami eğitim, insanlara ulaşmakta zorlanır.
Bugün gençler yalnızca İslami bilgiye değil, anlaşılmaya, dinlenmeye, güvene, sevgiye ve hayatın sorunları karşısında rehberliğe ihtiyaç duyuyor.
Uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele eden bir gence yalnızca nasihat etmek yeterli değildir. Onun tedaviye, manevi ve psikolojik desteğe, eğitime ve yeniden hayata tutunabileceği imkânlara da ihtiyacı vardır.
Yoksulluk içerisinde yaşayan bir aileye kanaati öğütlemek kadar, o ailenin insanca yaşamasını sağlayacak adil şartların oluşmasına katkıda bulunmak da önemlidir.
Âlimler, öğretmenler, akademisyenler, iş insanları ve sivil toplum kuruluşları bu meselelerde ortak sorumluluk taşıyor.
HER MÜSLÜMANIN OMUZLARINDA BİR SORUMLULUK VARDIR
Toplumun düzelmesini yalnızca âlimlerden, yöneticilerden veya dinî kurumlardan beklemek doğru değildir. Her insanın kendi imkânları ölçüsünde yerine getirmesi gereken sorumluluklar vardır.
Bir baba ailesine karşı görevlerini yerine getirerek, bir anne çocuklarına sevgi ve güven vererek, bir öğretmen öğrencilerine iyi örnek olarak, bir iş insanı dürüst ve adil davranarak toplumsal iyileşmeye katkıda bulunabilir.
Hiç kimse bütün dünyayı tek başına değiştiremez.
Fakat herkes kendi davranışlarını değiştirebilir.
Toplum dediğimiz yapı da zaten insanların davranışlarıyla şekillenir.
Bu bakımdan davet, yalnızca kürsülerde konuşanların görevi değildir.
Davet, hayatın içinde gerçekleşir.
Sokakta, okulda, fabrikada, medresede, pazarda, evde ve insanın başka bir insanla karşılaştığı her yerde...
İyiliği anlatmak güzeldir; fakat iyiliğin kendisi olmak daha büyük bir sorumluluktur.
İNSANLIK SÖZDEN ÇOK ÖRNEKLİK BEKLİYOR
Diyarbakır'da iki gün boyunca bir araya gelen âlimlerin ortaya koyduğu gündem, üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.
Bu buluşmayı önemli kılan yalnızca katılımcıların ilmî birikimleri veya temsil ettikleri coğrafyalar değildir.
Asıl önem, insanlığın karşı karşıya bulunduğu ahlaki ve toplumsal sorunlara ortak bir sorumluluk bilinciyle yaklaşma imkânıdır.
Doğu Türkistan'dan getirilemeyen selam, Gazze'nin acısı, gençlerin yalnızlığı, ailelerin sorunları ve toplumun ahlaki çözülüşü birbirinden bütünüyle bağımsız meseleler değildir.
Hepsi, insanın insana karşı sorumluluğunu yeniden hatırlamayı gerektiriyor.
Bu nedenle Diyarbakır'daki buluşmayı, toplumsal yaraların iyileştirilmesi için değerli bir başlangıç olarak görüyorum.
Ancak bir toplantının gerçek başarısı, kaç kişinin katıldığıyla veya kaç konuşma yapıldığıyla değil, toplumun hayatında hangi olumlu değişikliklere vesile olduğuyla ölçülmelidir.
İlim ahlakla, ahlak merhametle, merhamet adaletle ve bütün bunlar samimi bir gayretle birleşmelidir.
Bugün insanlığın ihtiyacı daha fazla konuşan insanlardan ziyade, doğru bildiğini hayatında uygulayan insanlardır.
Daha fazla nasihatten önce daha fazla dürüstlüğe, daha fazla slogan yerine daha fazla adalete; daha fazla ayrışma yerine daha fazla anlayışa ihtiyacımız var.
Âlimin gerçek büyüklüğü, yalnızca ne kadar bildiğinde değil, bildiklerinin insanlığa ne kadar fayda sağladığında ortaya çıkar.
Diyarbakır'daki bu buluşmadan geriye kalması gereken en önemli mesaj şudur,
İnsanlığa hakikati anlatmadan önce, hakikatin insan hayatında nasıl yaşandığını göstermeliyiz.
Çünkü söz kulağa ulaşır, güzel ahlak kalbe dokunur. İnsanlığı değiştirecek olan, yalnızca hakikati söyleyen diller değil, o hakikati yaşayan vicdanlardır.