Yıllarını ticaretin içinde geçirenler bilir: Bir şirketi kurmak zordur; fakat onu evlatlara sağlam biçimde bırakmak, kurmaktan daha zordur. Çünkü malı devretmek için bir imza yeter; tecrübeyi, ahlakı ve çalışma terbiyesini devretmek için ise yıllar gerekir.

Büyük aile şirketlerinin hikâyelerine baktığımızda benzer bir usul görürüz. Çocuk, okuldan mezun olur olmaz yönetim katına çıkarılmaz. Altına makam aracı verilerek fabrikaya gönderilmez.

Önce işin içinde yoğrulur; depoyu, üretimi, satışı, muhasebeyi ve müşteriyi tanır. Kimi fabrikanın en ağır bölümünde çalışır, kimi tezgahta satış yapar, kimi aile şirketine dönmeden önce başka işletmelerde tecrübe kazanır. Çünkü başka bir patronun yanında çalışan genç, soyadının değil emeğinin karşılığını görür.

Bazı büyük sanayiciler evlatlarını fabrikaya getirip doğrudan ustabaşına teslim etmişlerdir. Ustaya da şu manaya gelen bir söz söylemişlerdir:

“Bu, benim evladım olabilir; fakat burada diğer çalışanlardan hiçbir farkı yoktur.”

İşte asıl babalık budur. Evladın önündeki bütün zorlukları kaldırmak değil, onu zorlukların içinde ayakta durabilecek şekilde yetiştirmektir.

Patron çocuğunun ilk vazifesi müdürlük değil, işi öğrenmektir. Gerekirse aylarca yer süpürmeli, depoda mal saymalı, sevkiyata yardım etmeli, bozulan makinenin başında ustayla birlikte terlemelidir. Bir işçinin bütün gün ayakta çalışmasının ne demek olduğunu yaşamayan kişi, yarın o işçinin kaderi hakkında sağlıklı karar veremez.

İş hayatında şunu çok gördüm: Çalışanın çektiği zahmeti bilmeyen yönetici, küçük bir hataya büyük öfke gösterir. Fakat üretimin içinden yetişen yönetici önce hatanın sebebini araştırır. Çünkü bilir ki bazen mesele işçinin dikkatsizliği değil; yanlış sistem, yetersiz eğitim veya bakımsız makinedir.

Bir genç, babasının şirketine yalnızca soyadına güvenerek girerse kendisini patron zanneder. Hâlbuki çalışanlar ona baktığında patronu değil, babasının imkânlarıyla yükselmiş bir evladı görür. İnsanların gönlünde makamın karşılığı yoktur; emeğin karşılığı vardır. Saygı miras kalmaz, kazanılır.

Bunun için köklü ailelerin bir kısmı çocuklarına yıllar süren bir yetişme yolu çizer. Önce iyi bir eğitim, ardından farklı bir şirkette çalışma, sonra aile işletmesinin çeşitli bölümlerinde görev alma…

Satıştan üretime, finanstan tedarike kadar her kapıdan geçirirler. Yönetim kuruluna oturmadan önce, işletmenin yükünü omuzlarında hissetmesini isterler. Bazıları aile anayasaları hazırlayarak şirkete kimin, hangi eğitim ve tecrübeyle girebileceğini önceden belirler. Böylece akrabalık ile liyakat birbirine karıştırılmaz.

Bu usul yalnızca şirketi değil, aileyi de korur. Çünkü ölçünün olmadığı yerde kardeşlik zedelenir. Bir evlat çalışmadan makam alır, diğeri yıllarca emek verdiği hâlde geride bırakılırsa aile sofrasına kadar uzanan kırgınlıklar başlar. Adalet kaybolduğunda önce gönüller, sonra ortaklıklar dağılır.

Şirket, babanın çocuklarına dağıttığı birer makam değildir. Orada çalışan yüzlerce insanın rızkı, tedarikçinin alacağı, müşterinin hakkı ve yıllar içinde kazanılmış bir itibar vardır. Bütün bunlar görünmeyen bir emanet gibi yöneticinin omuzlarındadır. O emaneti taşımaya hazır olmayan evlada yetki vermek hem evlada hem şirkete haksızlıktır.

Elbette baba evladını sevecektir. Fakat işyerinde sevginin ölçüsü ayrıcalık göstermek değil, onu hayata hazırlamaktır. Evladının kusurunu örten baba, aslında onun geleceğini örter. Her hatasını başkalarına yükleyen baba, çocuğunu hesap vermeyi bilmeyen bir yöneticiye dönüştürür.

Patronun çocuğu işe geç geliyor, kurallara uymuyor ve kimse ona hesap soramıyorsa, fabrikanın duvarlarına görünmez bir cümle yazılmış olur:

“Burada adalet değil, soyadı geçerlidir.”

Bu cümleyi gören çalışan, işyerine gönlünü getirmez. Yalnızca mesaisini doldurur. Gönlün olmadığı yerde sadakat, sadakatin olmadığı yerde bereket uzun süre yaşamaz.

Evladımıza şirket bırakmayı düşünürken ondan önce sağlam bir karakter bırakmalıyız. Parayı kazanmayı öğretirken helal kazanmayı, yönetmeyi öğretirken hakkı gözetmeyi, büyümeyi anlatırken haddini bilmeyi de öğretmeliyiz. Çünkü şirketi büyütmek hünerdir; büyürken insan kalabilmek ise irfandır.

Bir baba evladına hazır bir koltuk bırakabilir. Fakat daha kıymetlisi, o koltuğu hak edecek bir terbiye bırakmasıdır.

Gün gelir servet azalır, makineler eskir, pazarlar değişir. Fakat iş öğrenmiş, zorluk görmüş ve sorumluluk taşımış bir evlat, kaybedileni yeniden kurabilir.

Patronun çocuğu olmak doğuştan gelir. Patronluğu hak etmek ise alın teriyle, sabırla ve yılların imtihanıyla kazanılır.