Bizden önceki nesil ile bizim neslimiz arasında düşünsel ve ameli birtakım farklılıklar olduğu gibi, bizimle bizden sonra gelen yeni nesil arasında da birçok farkın bulunduğu açıktır.
Türkiye çok hızlı bir şekilde dönüşüyor. Özellikle son dönemde yalnız yaşayan, farklı düşünen, bireysel bir hayatı benimseyen insanların sayısı artmış durumda. Bu durum, toplumsal huzuru ve yardımlaşma kültürünü sürdürülebilir kılma noktasında birtakım riskler oluşturmaktadır.
Bu noktada hepimizin kendisini bir "öz eleştiriye" tabi tutması gerekir.
Bizler gerçekten inandığımız idealler ve düşünceler doğrultusunda mı yaşıyoruz, yoksa başkalarının etkisiyle günübirlik bir hayat mı sürüyoruz?
Düşüncelerimiz ve yaşantımız sürekli değişken bir hal mi almış?
Gerçekten düşüncelerimiz ile yaşantımız arasındaki mesafeyi çok mu açtık?
İçinde bulunduğumuz dönemde özellikle gençler, daha sorgulayıcı ve bireysel bir anlayışla hayatlarına yön vermeye çalışıyorlar.
Düşünceler artık sorgulanıyor, fikirlere itiraz ediliyor ve basmakalıp yaklaşımlar günümüzde kabul görmüyor. Her zaman olduğu gibi Bugün de asıl kabul gören, "iyi ve doğru düşüncenin, yaşantıda da aynı şekilde karşılık bulmasıdır."
Geçmişteki imkânsızlıklar, sosyolojik yapı ve ekonomik yetersizlikler insanları farklı ama doğal bir yaşama sevk etmişti. O dönemin insanları, örneğin; Anne ve babamız inanç ve yaşam biçimlerini bir anlamda taklit ederek de olsa huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşadılar.
Bizim jenerasyonumuz ise daha farklı imkânlara, sosyolojik ve ekonomik yapılara sahip olduğu için düşünsel olarak da farklı bir algılama düzeyine geçti.
Öyle görünüyor ki Sünnetullah'tan gereği, bizden sonraki jenerasyon da bizim şartlarımızı ve doğrularımızı sorgulayacaktır.
Geldiğimiz süreçte, daha fazla sorumluluk alma ve bu sorumluluğu yaşantımızda ortaya koyma anlayışının öncelik kazanması gereklidir.
Kişinin hem ferdi hem de toplumsal olarak yapabilecekleri noktasında daha fazla sorumluluk üstlenmesi ve faydalı olması, toplumsal bir uyanışı/uzlaşıyı beraberinde getirecektir. Bu uyanış ve uzlaşının hayata geçmesiyle de toplumsal huzur zemin bulacaktır.
Elbette İslami düşüncenin hakkıyla bilinmemesi ve yaşanmaması, birçok yanlış anlamlandırmaya yol açıyor.
Bu durum, insanların özellikle İslami değerleri hakkıyla araştırmasını engellediği gibi, söylemin eyleme/amele dönüşmemesi nedeniyle bu değerler daha fazla sorgulanıyor.
Söylemi eyleme, yani yaşantımıza dönüştürmediğimiz müddetçe etki alanımız sadece kendi çevremizle sınırlı kalacaktır. Ancak sözlerimizin eyleme/amele dönüşmesi halinde, mesajımızın kabul görülmesi daha fazla insanda karşılık bulacaktır.
İstediğimiz kadar delilli ve etkili konuşalım!, yaşantımızın düzgün, ahlaklı ve ilkeli bir duruşu sözlerimizden çok daha büyük bir etki yaratacak ve çok daha fazla insan tarafından benimsenecektir.
Bu sebeple, inandığımız gibi yaşama kültürünü hayatımıza yerleştirmenin çaba ve gayreti içinde olmalıyız.
Günümüz gençliğine şunları söyleyebiliriz ki, düşünce dünyanızı şekillendiren sadece teknolojik ve dijital sistemler olmamalı,
Çünkü dijital sistem Kalbi ve hissi Özelliklerden Yoksun bir sistemdir. İnancın kalbe işlenmesini ve ahlaklı bir karakter oluşturulmasını sağlayamaz.
Kişiyi düzgün ahlaklı ve ilkeli duruşlu olmasını sağlayan bir şahsiyete dönüştürmek, teori ile yeterli olmadığı gibi ancak insanın kendi iradesi ve samimi pratiği/yaşantısı ile mümkündür."
En etkili kabul görme biçiminin "yaşantı" ile olduğu unutulmamalıdır.
"inandığı gibi yaşama kültürünü" söylem ile beraber hayatımızda "yaşama" dileğiyle…!