Bir ülke düşünün…

Bir çeşmeden susayan su içiyor, bir yemekhanede yoksul karnını doyuruyor, bir yolcunun konaklama ihtiyacı karşılanıyor, bir hastanın tedavisine katkı sunuluyordu.

Üstelik bu hizmetlerden yararlanan kişinin zengin mi yoksul mu olduğuna değil, ihtiyacına bakılıyordu.

Evlilik çağına gelen gençler, maddi imkânsızlıklar nedeniyle hayallerinden vazgeçmiyor; yuva kurmak isteyenlere destek olunuyor, yeni ailelerin sağlam temeller üzerinde hayata başlaması sağlanıyordu. Ödemekte zorlanan esnafın yükü hafifletiliyor, dükkânını ayakta tutmaya çalışan küçük işletmelere destek veriliyor, emeğiyle geçinen insanların ekonomik sıkıntılar karşısında yalnız kalmaması sağlanıyordu.

İş arayanlara iş bulmaları için destek olunuyor, geçimini sağlamakta zorlanan ailelerin temel ihtiyaçları karşılanıyor, yaşlılar ve kimsesizler yalnız bırakılmıyordu. Çiftçinin emeği korunuyor, üreticinin yükü hafifletiliyor, ihtiyaç sahiplerine uzanan yardım eli kimsenin onurunu incitmeden ulaşıyordu.

Çünkü İslam kültürünün arkasında çok önemli bir anlayış vardı: Servet, yalnızca sahibinin değil, toplumun da sorumluluğunu taşıyordu.

Bugün ise yoksulluk sınırını hesaplıyoruz; peki servetin sorumluluğunu neden yeterince konuşmuyoruz?

Bir tarafta geçim derdiyle boğuşan vatandaşlar, kepenk kapatan işletmeler; diğer tarafta büyüyen servetler… 2026’nın ilk sekiz ayında 18 bin 284 şirketin kapanmasına ilişkin verilen rakam, ekonominin yalnızca kazananlarını değil, ayakta kalmaya çalışanlarını da düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.

Peki çözüm nerede?

İslam iktisadının adalet, paylaşma ve emanet anlayışında!

İslam iktisadı zenginliği yasaklamaz; servetin belli ellerde dönüp duran bir güce dönüşmesine karşı çıkar. Zekâtı, infakı, faizsiz finans ilkelerini ve kul hakkını merkeze alır. Kazancı meşru görür ama kazancın sorumluluğunu da hatırlatır.

Burada gençlere, özellikle davetçi genç kardeşlerimize büyük görev düşüyor. Sadece ahlaki öğütler vermek yetmez; ekonomik adaletsizliği de anlatmak, üretimi, helal kazancı,

paylaşmayı ve kul hakkını gündeme taşımak gerekir.

Gençlerimize yalnızca nasıl başarılı olacaklarını değil, başarılarını hangi ahlakla

taşıyacaklarını da anlatmalıyız. Çünkü başarı sadece biriktirmek değil, değer üretmek; zenginlik sadece sahip olmak değil, sorumluluk üstlenmektir.

Zenginliğin kendisini değil, haksız kazancı; ticareti değil, sömürüyü; sermayeyi değil, adaletsizliği sorgulamalıyız.

Unutmayalım: İslam’ın ölçüsü herkesin aynı servete sahip olması değil; hiç kimsenin

başkasının hakkını yiyerek zenginleşmemesi ve hiç kimsenin insanca yaşamaktan mahrum bırakılmamasıdır.

Yoksulluğu konuştuğumuz kadar servetin sorumluluğunu da konuşalım. Gençlerimize yalnızca nasıl zengin olacaklarını değil, zenginliklerini hangi ahlakla taşıyacaklarını da öğretelim.

Çünkü mesele sadece zenginleşmek değil; adaletle zenginleşmek, paylaşarak büyümek ve serveti insanlığın hizmetinde kullanmaktır.