Yeryüzü kıymetli madenler ve nadir elementler konusunda çok zengin bir konuma sahiptir. İnsanoğlu maden arama faaliyetleri kapsamında gözünü okyanuslara ve neredeyse kâinatın tamamına dikmiş durumda. Zira devletler kıymetli madenleri rezerv ederek üstünlük kurma çabasına girmiş bulunmaktadır. Belirli periyotlarla yapılan bu faaliyetler basına yansırken yine gelişim göstergesi olarak düzenli bir şekilde rezerv stok durumları paylaşılmaktadır.

Devletlerin güç göstergelerine finansal olarak etki eden birçok parametre bulunmaktadır. İhracat, enflasyon oranları, üretim ve büyüme endeksleri gibi iktisadi araçların yanı sıra zerre/atom ve zürriyet/nesil gibi farklı etki alanlarına sahip kuvveleri de tahakküm altına alma çabaları söz konusudur. Bu minvalde kıymet arz eden birçok başlık ele alınabilecekken belki de bunların oluşmasında en başat role sahip faktör ise göz ardı edilmektedir.

İlim/Bilgi finansal ve konvansiyonel gelişmişliğin ana sebebi iken ilk etapta görünür bir vaziyete bürünmez. Zira devletlerin gelişim ve süper güç olmalarının altındaki en temel ve bariz olgu ilme/bilgi/bilim verilen kıymetten gelmektedir. İlim Arapça “âlem” kelimesinden türeyip sembol, remz, işaret ve alamet anlamlarına gelmektedir. Âlem kelimesini ilk kullanan Araplar çölde seyahat ederken bir yerden başka bir menzile varmak için yolda zihinlerine işledikleri işaretlere “alem” demişler.

Alem kelimesi daha sonra bükülerek “ilim” kelimesi şeklinde farklı bir formda ama benzer bir mantalite ile karşımıza çıkmıştır. Zira ilim öğrenen ve yeni bilgiler edinen kişiler zihinsel bir yolculuğa çıkarlar. Bu yolculuk sırasında anlamlı işaretlere tevessül edenler sahili selamete ulaşırken farklı iz ve işaretlerin peşinden gidenler ise çoğu zaman çöllerde yolunu bulamayarak kaybolmaya mahkûm olmuştur.

Dolayısıyla ilim öğrenmek tek başına yeterli bir aksiyon olmayıp zihinsel yolculuğumuzun tekâmülü için oluşturulacak bilişsel müktesebatın kavramsal çerçevesi de buna hizmet etmelidir. Devletler de bu düsturla hareket ederek bir ajanda oluşturmakta ve eğitim politikalarının yanı sıra bilgiyi ellerinde tutarak gelişim odaklı bir refleks sergilemektedirler. Meşhur ifade ile bilginin efendisi olan kâinatın efendisi olur düsturunu şiar edinmektedirler.

İbni Haldun’un benzetmesi ile devletlerin insanlar gibi ilimlenmek ve bilgiyi bir tahakküm aracı olarak kullanmaları tarihin birçok safhasında karşımıza çıkmaktadır. Sözün özü devletler ve çok uluslu şirketler vakıf, enstitü, klinik ve üniversiteler aracılığıyla edindikleri ilimsel kazanımları da devletlerinin büyüklüğüne bir işaret olarak gösterilmektedir.

Günümüz insanı ise cansız birer organizasyondan ibaret olan devlet mekanizmalarının, sadece sosyal yaşam alanlarına, sınai ve ticari çalışmalara odaklanmadığını görmeleri gerekmektedir. İnsanın mal, mülk ve servet ile bir yere kadar itibar kazanabileceğini asıl kazancın ve itibarın ilim yolculuğu neticesinde edinilen müktesebatta gizli olduğunu fark ederek ilim yolculuğunun kilometre taşlarını ve sabitelerini ilmek ilmek dokuması elzemdir.