Raflara yaslanan kitaplar, masanın üzerinde duran küçük eşyalar ve köşeye bırakılmış birkaç eski alet yalnızca kullanılmış değil; düşünülmüş, bekletilmiş ve olgunlaştırılmıştı. Bu mütevazı mekân, insanı kuşatan bir gösterişe değil; içine çeken bir sükûnete sahipti. İçeri girdiğimi fark eden bilge çoban, başını yavaşça kaldırdı; oymakla meşgul olduğu ceviz ağacını ve iskarpelayı kenara bıraktı. Yüzündeki tebessüm, söze gerek bırakmayan bir selam fısıldıyordu. O an buranın sadece bir muhabbet yeri değil; zihnin ve kalbin aynı anda sükûnete erdiği bir menzil olduğunu anladım.

— Hoş geldin, delikanlı! Gözlerim seni arar oldu.

— Hoş bulduk, bey amca.

— Ne içersin? Çay, kahve, hibisküs?

— Anlaşılan sizden öğrenecek daha çok şey var. Daha önce bilmediğim hibisküsü içebiliriz. Doğrusu, tadını ve aromasını merak ettim.

Hibisküs çayının döküm demlikten süzülen buharı, ahşabın kesif rayihasıyla mecz olmuştu. Hafif tatlı ve ekşimtırak tadı damakta farklı bir lezzet bırakıyordu.

Fincanlarımızı alarak başka bir odaya geçtik ve gördüklerim karşısında adeta küçük dilimi yuttum.

Tavana kadar uzanan raflar, üzerlerinde eski ciltli kitaplar, aralarına yerleştirilmiş merdivenler, masadaki lambaderin sıcak ışığı ve mangalda yanan közlerin hafif ısısı mekâna manidar bir sessizlik ve derinlik katıyordu. Lambaderin ışığı, masanın üzerindeki daktiloya düşüyordu.

Burası, bilge çoban için sıradan bir yazıhane değil; aynı zamanda birçok farklı türde kitap barındıran devasa bir kütüphaneydi. Şehrin kütüphanesi buradan biraz hâllice dursa da bu mekâna azımsanmayacak kadar kitap sığdırılmıştı.

Bilge çobana olan hayranlığım giderek artıyordu. O sıradan bir çoban ya da mistik bir münzevi değildi. Hayatındaki her şey planlı ve bir anlam dâhilinde işliyordu. İlk bakışta hoşsohbet bir ihtiyar gibi görünse de konuşmasındaki tutarlılık, meseleleri çözümleme ve yorumlamadaki ustalığının bu kapının arkasında gizli olduğu su götürmez bir gerçekti.

Rafların arasında gezinirken gözüm, kadim mimarîyi ve sanat eserlerini konu alan birkaç kitaba ilişti. Bir an zihnimde uzun zamandır dolaşan o düşünce yeniden belirdi.

— Bey amca, dedim. Anlamakta zorlandığım bir mesele var. Günümüz insanı, tarihî eserleri, kadim mimarîyi, mozaikleri hayranlıkla seyrediyor kültürel geziler düzenleyerek bu mekânlara zaman ve para harcıyor. Ama bu eserleri ortaya koyan insanların inançlarına gelince küçümseyici bir tavır takınıyor. Sanki o eserleri ortaya çıkaran akıl ile o inancı taşıyan insan aynı değilmiş gibi davranıyor. Bu durum bana çok garip geliyor.

Bilge çoban rafların önünde kısa bir süre durdu. Sonra elini uzatıp kalın ciltli bir kitabı dikkatle çekti. Kitabın kapağını bana doğru çevirerek hafifçe salladı.

— Bu çelişkinin idrakine varmak ve bu netlikle ifade etmek büyük bir farkındalık.

Elindeki kitabı masanın üzerine bıraktı. Kitabın kapağında: “Doğu ve Batı Arasında İslam-Aliya İzzetbegoviçyazıyordu.

Kitabın sayfalarını açarken kenarlarına düşülmüş küçük notları fark ettim. Bazı cümlelerin altı çizilmiş, kimi yerlere kurşun kalemle kısa hatırlatmalar eklenmişti. Bu kitap belli ki yalnızca okunmamış; üzerinde uzun uzun düşünülmüştü.

Bilge çoban parmağını satırların üzerinde gezdirerek konuşmaya devam etti.

— Aliya bu kitabında ilginç bir durum tespiti yapıyor... İnsanlık tarihindeki büyük mimarî eserlerin, sanatın ve estetiğin önemli bir kısmı dinî bir dünya görüşünün içinden doğmuştur. Müzik, resim, mimarî … Bunların çoğu insanın varoluş sorusuyla ve kutsal olanla kurduğu bağın neticesidir. Yani insanların hayranlıkla seyrettiği o eserlerin arkasında çoğu zaman güçlü bir inanç ve derin bir anlam dünyası vardır. Bu eserde; hayranlık ve dehşet uyandıran yapıtların, üst düzey yazınsal eserlerin, duayen ressamlar tarafından çizilen ve herksin baş yapıt kabul ettiği tabloların, tınısıyla inanın aklını başından alan müzikal eserlerin ve kıt imkânlarla oyularak ortaya konan heykellerin bir inanç uğuruna yapıldığını dile getirmektedir. Kısacası tekdüzeliğe meydan okuyan ve insanlığa ilham olan bu eserlerin sırrı, dini inancın ve kutsal olana adanmışlığın baş döndürücü etkisi ile ortaya çıkmıştır.

Bir an durdu, sonra kitabı kapattı.

— Modern insan çoğu zaman eseri sever; fakat o eseri doğuran inancı anmak istemez. Çünkü artık eser ile niyet arasındaki bağ kopmuştur. Zira Batı medeniyeti ve bu komplekse kapılmış Doğu insanı dahi Fârâbî, İbnü’l-Heysem ve İbn Sînâ gibi düşünürleri ve eserlerini el üstünde tutarken, neşet ettikleri İslam medeniyetini ve bu düşünürlerin inançlarını alay konusu edinmiştir.

Mangaldan yükselen közlerin sıcaklığı odanın sessizliğini yumuşatıyordu.

Bilge çoban bir an durdu, mangaldaki közlere bakar gibi düşüncesini toparladı ve sözlerini sürdürdü:

— Bu hâli anlamak için günümüz düşünürlerinden Zygmunt Bauman’ın literatüre kazandırdığı bir kavrama bakmak gerekir: Akışkan modernite. Bauman, modern insanın yaşadığı bu tuhaf hâli anlatmak için “akışkanlık” kavramı üzerinde durur. Ona göre bugünün insanın dünyası artık katı değildir; yani kalıcı, sağlam ve üzerinde uzun uzun düşünülmüş ilkelerden oluşmaz. Her şey giderek akışkanlaşmıştır: fikirler, kimlikler, değerler ve hatta insanın kendisi. Bu yüzden günümüz insanı çoğu zaman düşüncelerini bir hakikat arayışının sonucu olarak değil, bir tüketim nesnesi gibi edinir ve aynı hızla değiştirir. Nasıl ki eşyalar modası geçince kolayca terk ediliyorsa, fikirler de benzer bir hızla bırakılır. Bu akışkanlık içinde insan bir yandan kadim eserlerin sağlamlığına hayran kalır; fakat o eserleri doğuran inanç ve düşünce dünyasını anlamakta zorlanır. Çünkü akışkan modern insan için kalıcılık, sadakat ve derinlik artık alışılmış şeyler değildir. Bu yüzden bugünün insanı çoğu zaman hayranlık ile küçümseme arasında gidip gelen tuhaf bir tutarsızlık sergiler.