Kar, sabahın erken saatlerinden itibaren aralıksız yağıyordu. Şehir, alışık olmadığı bir ağırlığın altında eziliyor; yollar beyaza kesmiş, araçlar ilerleyemez hâle gelmişti. İnsanlar bir yerlere yetişme telaşındaydı ama yüzlerinden okunan asıl duygu çaresizlikti.

Biraz ötede araçlar peşi sıra bir dükkâna girip çıkıyordu. Ciddi bir yoğunluk vardı. Merakla kalabalığın olduğu yere yöneldim. Yağan kar yağışından etkilenmemek için herkes aracının lastiğine zincir takıyordu. O sırada gelen bir müşteri zincirin fiyatını sordu. Esnaf, normal şartlarda olması gereken fiyatın dört katı bir rakam telaffuz etti. Duyduklarıma inanamamıştım. Buna rağmen araçlar uzun bir kuyruk oluşturmuştu; kimisi hızlı hızlı işini görme derdindeyken, kimisinin yüz ifadesinde mecburiyetten zincir taktırdığı açıkça belliydi.

Tam o sırada dışarıdan bir fren sesi geldi. Ardından sert bir çarpma… Herkes başını sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Bir araç dükkânın önüne savrulmuştu. Ön kaputu içeri göçmüş, farları parçalanmış, tamponu kopmuştu. Karşı araçta da ciddi bir hasar oluşmuştu.

Aracı kullanan, esnafın oğluydu.

O soğukta araçların lastiklerine zincir takan esnaf bir an dondu. Ardından aceleyle dışarı çıktı. Yüzündeki sakinlik yerini öfkeye bıraktı. Oğluna kızıyor, söyleniyor, masrafı sayıyordu: Kaput, far, tampon… Karşı aracın hasarı… Sigorta… Tamir…

O an fark ettim:
Bugün kazandığı ne varsa, her şey bir çırpıda gözlerinin önünde erimişti. O an Üstat Bediüzzaman’ın "Hırs, sebeb-i hasarettir." sözü aklıma geldi. Kalabalığı ve dakikalar içerisinde oluşan bu tabloyu ibretamiz bir şekilde geride bıraktım.

Vakit ikindiyi bulmuştu. Önceden kararlaştırdığımız gibi, zihnimde bilge çoban olarak yer eden pir-i fani amcayla buluşmak için sözleştiğimiz adrese yöneldim. Kar hâlâ yağıyordu. Otantik bir çay ocağının köşesinde, odun sobasının yanında oturuyordu. Sobanın üzerinde çaydanlık fokurduyor, içeride kuru odun ve mistik bir tütsü kokusu hâkimdi. Dışarının ayazı, içeride ağır ağır çözülüyor; donuklaşmış bedenlere bir nebze canlılık geliyordu.

Selam verip bilge çobanın karşısına oturdum. Biraz hasbihalden sonra bugün olan biteni anlattım. Zinciri, fiyatı, kazayı… Ve bu minvalde, günümüz insanının anlaşılması güç tutumunu ve hayata karşı bitmek bilmeyen hırsını…

Bilge çoban çayından bir yudum aldı. Sobanın üzerindeki güğümden süzülen su buharına uzun uzun baktı. Derin bir nefes alarak:

— Evladım, dedi. Zaman değişti. İnsan başkalaştı. Artık gördüğümüz ve duyduğumuz birçok şey bizde şaşkınlık uyandırmıyor.

Biraz durdu, sonra geçmişe gitti:

— Eskiden lokantaya gittiğimizde, masaya oturunca sorarlardı: "Ekmek getirelim mi?" İstemezdin, hesaptan düşerlerdi. Salata gelirdi, dokunmazdın; "yemedik" derdin, fiyatını almazlardı. Kimse "olsun" demezdi. Çünkü bilirdi ki yenmeyen, hak edilmeyen şeyin parası da helâl olmazdı.

Başını kaldırdı.

— O zamanlar insanlar kazancını sayarken utanırdı. Fazlasını almak değil, hakkı olmayana el uzatmamak marifetti.

Sobada harlanan odunların çıkardığı çatırdama sesleri, bilge çobanın sözlerine adeta senfonik bir fon müziği oluyordu.

— Bugün ise bazıları kazancı rızık zannediyor. Hâlbuki rızık, hak edilendir. Haksız alınan para, sahibini sevindirmez; sadece imtihanını büyütür. Rabbimiz: "Ölçüyü ve tartıyı eksik yapanlara yazıklar olsun." (Mutaffifîn Suresi, 1) buyurarak haksız kazancın Müslüman ahlakıyla bağdaşmadığını açıkça bildirir.

Peygamber Efendimiz de ticareti teşvik ederken, "Helâl kazanç, kişinin dininin direğidir." buyurmuştur. Bilir misin evladım… İslam, Orta Asya’da tüccar Müslümanların dürüstlüğü ve ahlâkı sayesinde yayıldı. Ama bugün, ne yazık ki içler acısı bir hâlde olduğumuzu inkâr edemeyiz.

O an anladım:
Kar, sadece yolları değil, insanın niyetini de örtebiliyordu.
Ve bazen bir günde kazanılan, aynı günün nihayetinde imtihana dönüşebiliyordu.
En acısı ise insanın, dünyasını mamur etmeye çalışırken ahiretini sessizce harap ettiğini çoğu zaman fark etmemesiydi.