Kişinin bilgiye, görüntüye ve uyarana birçok yönden maruz kaldığı şu asırda, ilişkilerinin ve ruhî kemalinin artması gerekirken ters orantı ile daha kötü bir hâlete bürünmektedir. Bu yoğunluk, insanı daha bilinçli ve daha merhametli bir varlığa dönüştürmek yerine çoğu zaman hissizleştirmekte, yormakta ve iç dünyasını köreltmektedir. Savaşlar, ölümler, yoksulluk, adaletsizlikler ve insanlık trajedileri; modern insanın gözünün önünden her gün cereyan etmektedir. İşte modern psikolojinin “duyarsızlaşma” olarak tarif ettiği bu durum, İslam literatüründe daha derin bir kavramla ifade edilmiştir: Kasvet-i kalb.
Kasvet-i kalb, yani kalbin katılaşması; insanın merhamet, rikkat ve vicdan duygularını yitirmesi anlamına gelir. İlim ve irfan geleneğinde “kalb-i kasî” ifadesi; hakikate karşı hissizleşmiş, manevi inceliğini kaybetmiş ve vicdani derinliğini yitirmiş insan tipolojisini anlatmak için kullanılmıştır. Zira İslam’a göre kalp, yalnızca biyolojik bir uzuv değil; insanın idrak, merhamet ve hakikat mihveri olan manevi cevheridir.
Kur’an-ı Kerim bu hakikati şöyle ifade eder: “ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِّنۢ بَعْدِ ذَٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً” (Bakara, 74) “Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; taş gibi, hatta daha da katı oldu.”
Bu ayet, duyarsızlaşmanın yalnızca psikolojik bir yorgunluk değil; aynı zamanda manevi bir çürüme olduğunu göstermektedir. Zira katılaşan kalp, zamanla yalnızca insanlara değil; hakikate, vicdana ve ilahi ikaza karşı da hissizleşir.
Kuşkusuz duyarsızlaşma, kişide tükenmişliğin zuhur ettiğini haber veren en temel göstergelerden biridir. İbnü’l-vakt olan insan, ânın gerektirdiği sorumlulukları yerine getirme cehdinden ziyade zamana teslim olmuş ve bu asrın hastalığı olan duyarsızlaşma karakterine bürünmüştür.
Duyarsızlaşma karakteri, toplumsal bir hastalık olarak kimi zaman bir meslek grubunda ortaya çıktığı gibi, bugün mektepte okuyan bir talebede, şehrin emini olan belediye başkanında, topluma yön ve nizam veren bir muallimde, hak ve hakikati anlatma düsturunu şiar edindiğini ifade eden bir imamda ve yeryüzünün halifesi olma sorumluluğunu taşıyan bir davetçide de görünür hâle gelmiştir.
Tasavvuf düşüncesi ise kasveti, insan ruhunun en büyük afetlerinden biri olarak görmüştür. Sufilere göre insanın kalbi; gaflet, dünya tutkusu ve nefsani arzular sebebiyle zamanla kararır ve rikkatini kaybeder. Rikkat, kalbin incelmesi ve merhamet duygusunun diri kalmasıdır. Kalbin katılığı ise insanı sadece insanlardan değil, Allah’tan da uzaklaştırır.
Duyarsızlaşan bir anlayış, fırından yeni çıkan ekmeğin rayihasını hissedemez; gezdiği bir ortamda kuşların cıvıltısını birbirinden ayırt edemez hâle gelir. Çiçeklerin solması ya da açması onun için herhangi bir anlam taşımaz; baharın gelişi de yeryüzünde yaşanan savaşlar ve katliamlar da gündeminde yer bulmaz. Zira böyle bir zihniyet dünyasında, çok uluslu şirketlerin yönlendirdiği savaşlara sağlanan ekonomik destekler veya buna karşı geliştirilen boykot çağrıları dahi herhangi bir anlam ifade etmez.
Bu sebeple zikir, murakabe, tefekkür ve infak; yalnızca ibadet değil, aynı zamanda kalbi diri tutma yollarıdır. Çünkü zikirsiz kalan kalp zamanla sertleşir; sertleşen kalp ise insanı manevi yalnızlığa sürükler. Katılaşan bir kalp ve anlayışta tefekkür damarları da kapanır; bu sebeple mantık dairesinde gerçekleşen hadiseler dahi onun için bir anlam ifade etmez. Böyle bir zihin, meseleler üzerine derinlemesine düşünmez; olayları sorgulama ve muhakeme etme yetisini giderek kaybeder. Her meseleyi ve olayı akışına bırakma eğilimindedir. Hatta bu durum, yalnızca “akışa bırakma” hâliyle değil, çoğu zaman derin bir ilgisizlik ve kayıtsızlıkla açıklanabilecek bir ruh hâline dönüşür.
İslam medeniyeti, duyarlılığı yalnızca bireysel bir ahlak meselesi olarak değil; toplumsal düzenin temel ilkelerinden biri olarak ele almıştır. İslam medeniyetinde kurulan vakıflar bunun en müşahhas örneklerindendir. İnsanlar için olduğu kadar kuşlar, sokak hayvanları, yoksullar, yolcular ve kimsesizler için dahi vakıflar kurulmuş; merhamet medeniyetin asli unsurlarından biri hâline getirilmiştir.
Merhamet, duyarsızlaşan bir kalpte yer edinmez. Kalbin kasveti yalnızca muhatapların hâliyle sınırlı bir sorun değildir; aksine insanın bütün iç dünyasını kuşatan bir durumdur. Bu ruhî hastalığa yakalanan kişiler, zamanla sadece başkalarının acılarına değil, kendilerine taalluk eden olaylara karşı da bir ilgisizlik ve hissizlik hâline sürüklenirler. Kendi hayatlarında olup biten hadiseler karşısında bile derinlikli bir tefekkür geliştiremez, yaşananları anlamlandırma ve içselleştirme kabiliyetini kaybederler. Böylece duyarsızlaşma, dış dünyaya karşı bir körleşme olduğu kadar insanın kendi benliğine karşı da bir yabancılaşma hâline dönüşür.
Bugün modern insanın yaşadığı en büyük krizlerden biri, her şeyi görmesine rağmen hiçbir şeyi derinden hissedememesidir.
Kur’an-ı Kerim bu hakikate işaretle şöyle buyurur: “وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا” (A‘râf, 179) “Onların gözleri vardır, fakat onlarla görmezler; kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler.”
Yine Kur’an’da kalbin hakikate karşı kapanmasına dair şu uyarı yer alır: “صُمٌّۢ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ” (Bakara, 18) “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden geri dönmezler.”
Bu ilahi beyanlar, yalnızca fiziksel duyuların varlığının hakikati idrak etmeye yetmediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Sürekli maruz kalınan dijital akış, görüntü bombardımanı ve hız kültürü; insan ruhunda savunmacı bir hissizlik meydana getirmektedir. Böylece kötülük sıradanlaşmakta, acı normalleşmekte ve vicdan yavaş yavaş körelmektedir.
Oysa İslam’ın inşa etmek istediği insan modeli; rikkat sahibi, merhameti diri, vicdanı canlı ve başkasının derdiyle dertlenen bir insandır. Çünkü kalbin diri olması yalnızca ferdi huzurun değil; medeniyetin de temelidir. Katılaşmış kalplerin çoğaldığı toplumlarda adalet zayıflar, merhamet kaybolur ve insanlık çözülmeye yüz tutar.
Sonuç olarak kasvet-i kalb, modern asrın sıradanlaştırdığı fakat insan ruhunu derinden sarsan büyük bir krizdir. İslam ise bu krize karşı kalbi ihya etmeyi, merhameti diri tutmayı ve insanı yeniden vicdanla buluşturmayı hedefler. Çünkü insan, ancak kalbi canlı kaldığı müddetçe gerçekten insan kalabilir.