Gençliğin özü temiz; mesele onu neyle beslediğimizdir.

Gençlik hakkında konuşurken çoğu zaman ya çok sert eleştiriyoruz ya da gereğinden fazla romantikleştiriyoruz. Oysa gerçek ikisinin ortasında bir yerde duruyor. Genç dediğimiz insan, etkilenmeye açık bir kalp ve yön arayan bir zihin demektir. Bu bir zayıflık değil; tam tersine, büyük bir potansiyel. Fakat bu potansiyelin hangi istikamete akacağı, karşılaştığı örneklerle doğrudan ilgilidir.

Ramazan ayı bu gerçeği daha görünür kılıyor. İftar sonrası bir akşam birkaç gençle otururken içlerinden biri telefonunu uzattı. Kâbe’de hacıların “Hu” diyerek söyledikleri ilahiyi açtı. Sessizce izledik. Ardından şunu söyledi: “Bunu izleyince içim tuhaf oldu, sanki bir yere ait olduğumu hissettim.” Bu cümle uzun uzun analiz gerektirmiyor. Şunu gösteriyor: Gençliğin kalbi kapalı değil. Aksine, anlam arayışı çok güçlü.

Birkaç gün sonra başka bir gençle sohbet ederken konu yine gündelik hayata geldi. Dönem yeni başlamıştı. “Hocam,” dedi, “daha başındayız ama ben şimdiden dağıldım. Ekran sürem altı yedi saati buluyor. Gün bitiyor ama ortada bir şey yok.” Bu cümle de önemli. Çünkü burada isyan yok, savunma yok; sadece farkındalık var. Gençlerin çoğu aslında boşlukta kalmaktan memnun değil. Ama akış hızlı, içerik çok, dikkat dağıtıcı şeyler sınırsız. Sürüklenmek kolay.

Tam da burada asıl mesele ortaya çıkıyor. Bugünün genci ne görürse onu normal kabul ediyor. Sürekli gösteriş, kolay kazanç, sorumsuz eğlence görürse bunları hayatın doğal parçası zannediyor. Ama iyilik, emek, dayanışma, maneviyat görünür olursa onlar da doğal hale geliyor. Son zamanlarda bir ilahinin ya da manevi bir görüntünün kısa sürede yayılması tesadüf değil. Bu, gençlerin iç dünyasında hâlâ sağlam bir zemin olduğunu gösteriyor.

Bu yüzden “gençlik bozuldu” demek kolay ama eksik bir yargıdır. Gençlik bozulmadı; gençlik yön arıyor. Eğer önüne sadece tüketim kültürü koyarsak, onu tüketecek. Eğer üretme imkânı sunarsak, üretmeye yönelecektirtir. Eğer sürekli eleştirirsek, içine kapanacak. Ama güven verirsek, sorumluluk alacaktır.

Nasıl bir gençlik inşa edelim sorusu tam burada anlam kazanıyor. Her şeye tepki gösteren bir gençlik değil. Her şeye teslim olan bir gençlik de değil. Kimliğini bilen ama başkasına tepeden bakmayan bir gençlik. İnancıyla barışık ama aklını devre dışı bırakmayan bir gençlik. Çağın araçlarını kullanan ama onların esiri olmayan bir gençlik.

Medya gerçeğini inkâr edemeyiz. Telefon hayatımızın içinde. Mesele telefonu bırakmak değil; telefonu yönetebilmek. Hangi içerikleri takip ettiğimiz, neyi paylaştığımız, neyi alkışladığımız karakterimizi etkiliyor. Küçük tercihler zamanla büyük yönelimlere dönüşüyor. Bir zararlı alışkanlığı azaltmak, bir faydalı alışkanlığı başlatmak kadar basit adımlar bile ciddi fark oluşturuyor.

Ramazan bu açıdan bir fırsat. İnsan biraz duruyor. Kendini dinliyor. Hayatın hızını sorguluyor. Belki gençlik inşası büyük projelerle değil, tam da bu duraklama anlarında başlıyor. Bir gün ekran süresini bilinçli azaltmak. Bir gün gerçekten anlamlı bir sohbet yapmak. Bir gün bir ihtiyacı olana destek olmak. Küçük ama istikrarlı adımlar.

Gençler değer görmek istiyor. Sürekli “sizden bir şey olmaz” denilen bir ortamda motivasyon düşer. Ama “sana güveniyoruz” denildiğinde o genç değişir. Bu sadece bir temenni değil, defalarca gördüğümüz bir gerçek. Güven verilen genç sorumluluk alır; ciddiye alınan genç ciddileşir.

Sonuçta mesele karmaşık değil. Gençlik boşluğu sevmez; bir anlam ister, bir aidiyet ister. Eğer sağlam bir zemin sunarsak o zeminde güçlü bir duruş gelişir. Ama zemin boş kalırsa, mutlaka başka şeyler doldurur.

Belki de soruyu sadeleştirmek gerekiyor: Nasıl bir genç olmak istiyoruz? Sadece izleyen mi, yoksa iz bırakan mı? Cevap büyük nutuklarda değil; günlük tercihlerde saklı. Gençliğin fıtratı temizdir. Onu korumak da kirletmek de büyük ölçüde bizim elimizdedir.