Saat gece on bir. Cafe hâlâ dolu. Masalardan biri kalkıyor, bir diğeri oturuyor. Kahkahalar, sigara dumanı, telefon flaşları... Herkes bir şeyden kaçıyor gibi, ama kimse bunu itiraf etmiyor. Sorsan "keyif yapıyoruz" diyecekler. Ama gerçek şu: bu kadar çok dışarıda olmanın, bu kadar çok "gezmenin" arkasında çoğu zaman bir keyif değil, bir kaçış vardır.

Bunu neden söylüyorum? Çünkü bir insan huzurluysa, evinde de huzurlu olur. Yalnız kalabilir, sessizliğe dayanabilir, kendi kalbiyle baş başa kalmaktan korkmaz. Ama huzursuzsa, her boşluğu doldurmak zorunda hisseder. Boş bir akşam ona dayanılmaz gelir. Bu yüzden sürekli bir plan, sürekli bir buluşma, sürekli bir yer arar. Çünkü durduğu an, içindeki ses konuşmaya başlar. Ve o ses genelde rahatsız edici bir soru sorar: "Ben ne yapıyorum hayatımla?"

Şunu bir düşün: en son ne zaman tek başına, hiçbir yere gitmeden bir akşam geçirdin? Cevap vermek zor geldiyse, bil ki bu bir alarm zilidir. Sağlıklı bir kalp, yalnızlığa tahammül edebilen kalptir. Sürekli kalabalık arayan bir kalp, aslında kendinden kaçan bir kalptir.

Peki bu boşluk nereden geliyor? Şuradan: insan, sadece etle kemikle var olmuyor. İçinde bir ruh var, o ruhun da bir gıdaya ihtiyacı var. Bedenini doyurmak için yemek yiyorsun ama ruhunu neyle doyuruyorsun? Cafede geçirdiğin saatler, çektiğin fotoğraflar, aldığın beğeniler ruhunu doyurmuyor, sadece susturuyor. Susturmakla doyurmak aynı şey değil. Bir çocuk ağlarken ona oyuncak verip susturabilirsin ama açlığı gitmez, sadece unutur bir süreliğine.

İşte bu noktada sana bir davetim var, samimi bir davet: Rabbini tanımadan, O'nunla bir bağ kurmadan bu boşluk kapanmaz. Deneme yapılmış, tarih boyunca milyonlarca insan denemiş; para, eğlence, kalabalık, hiçbiri o boşluğu dolduramamış. Çünkü o boşluk, insanın yaratılışında Allah'a ait bırakılmış bir yer. "Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur" diyor Kur'an. Bu boş bir söz değil, denenmiş bir gerçek. Sen de dene. Bir akşam telefonunu bırak, dışarı çıkma, kalk abdest al, iki rekat namaz kıl, sonra otur ve kalbini dinle. Fark edeceksin ki, saatlerce cafede oturup elde edemediğin o huzuru, on dakikada orada bulabiliyorsun.

Yanlış anlama, seni sosyalleşmekten, arkadaşlarınla vakit geçirmekten men etmiyorum. Peygamberimiz de insanlarla otururdu, sohbet ederdi, gülerdi. Ama onun dışarıdaki hayatı, içindeki hayatını beslerdi, boğmazdı. O hem toplumun içindeydi hem de gecenin bir vaktinde kalkıp yalnız başına Rabbiyle konuşurdu. Bugün bizde bu denge kayboldu. Ya tamamen dışarıdayız ya tamamen ekrandayız. İçe dönüp "ben ne yapıyorum, nereye gidiyorum" diye soracak an bile bırakmıyoruz kendimize.

Bir hesap yap istersen: haftada kaç saatini amaçsız gezmelere, cafelere harcıyorsun? Şimdi bunu bir yıla katla, sonra bir ömre. O saatler nereye gitti? Elinde ne kaldı geriye? Bir fotoğraf albümü mü, yoksa Rabbinle kurduğun sağlam bir bağ mı? Ölüm meleği geldiğinde, hangisi seni koruyacak?

Bunu sert bulabilirsin ama gerçek böyle. Bu dünya sana durmadan koşturmayı, durmadan tüketmeyi, durmadan bir yerlerde olmayı öğretiyor. Çünkü durduğun an düşünürsün, düşündüğün an sorgularsın, sorguladığın an değişirsin. Ve bu düzen, değişen, uyanan bir gençlik istemiyor.

Dışarıdaki her buluşma seni doyurmayacak. Gerçek doyum, secdede, Kur'an'ın satırlarında, gecenin sessizliğinde Rabbinle kurduğun o bağda. Bunu bir kere tat, bir kere gerçekten dene, sonra karşılaştır. Hangisi kalbine daha çok dokunuyor?

Son söz şu: bu akşam bir seçim yap. Yine bir yere mi gideceksin, yoksa bir kere durup kendine mi döneceksin? Cevap sende. Ama unutma, ömür kısa, saatler geri gelmiyor ve her geçen gün seni bir yere daha yaklaştırıyor: ya Rabbine, ya bomboş bir hayata.