Bir süreliğine koşu durdu. Dersler, sınavlar, günlük telaş… Hepsi kısa bir ara verdi. İşte tam bu noktada insan kendini kandırmaya çok müsait olur. “Biraz salayım” dersin. “Hak ettim” dersin. Sonra fark etmeden günler akıp gider. Geriye sadece yorgunluk kalır. Dinlenmiş hissetmezsin. Çünkü mesele yorgunluk değildir, yönsüzlüktür.
Bir genç olarak şunu kendine dürüstçe sor:
Son zamanlarda gerçekten neye emek verdin?
Sadece meşgul olmaktan bahsetmiyorum. O herkesin yaptığı bir şey. Emek dediğim şey; seni Allah’a biraz daha yaklaştıran, seni daha temiz, daha sağlam, daha net biri yapan şey. Eğer buna verecek bir cevabın yoksa, durup düşünmen gereken yer tam burasıdır.
Biz Müslümanlar zamanı “geçsin” diye yaşamayız. Zaman akar ama biz sürüklenmeyiz. Çünkü biliyoruz: Ömür dediğin şey uzun bir hikâye değil, kısa ama hesaplı bir yürüyüştür. Ve insan yürürken nereye gittiğini bilmiyorsa, hızın hiçbir anlamı yoktur.
Bugün gençlerin en büyük problemi imkânsızlık değil. En büyük problem dağınıklık. Zihin dağınık, kalp dağınık, niyet dağınık. Her şeyden biraz var ama hiçbir şey derin değil. Herkes bir şeyler izliyor, bir şeyler konuşuyor ama kimse kendini gerçekten dinlemiyor.
Bir an dur.
Telefonu kenara bırak.
Şu soruya cevap ver:
Ben Allah’ın benden razı olacağı bir hayatın neresindeyim?
Bu soru ağır geliyorsa, doğru yerdesin. Çünkü insanı uyandıran sorular hafif olmaz.
Namazlarını düşün. Sadece “kılıyor musun?” değil mesele. Aceleyle mi geçiştiriyorsun, yoksa gerçekten duruyor musun? Kur’an’la ilişkin ne durumda? Sadece özel günlerde mi açılıyor, yoksa hayatına dokunuyor mu? Bunları kimseye anlatmak zorunda değilsin ama kendine yalan söyleyemezsin.
Bir Müslüman davetçi olmak, kürsüye çıkmakla başlamaz. Önce insan kendi nefsine konuşur. Kendi dağınıklığını fark eder. Kendi boşluklarını görür. Kendini düzeltmeye niyet eder. Sonra sözü başkasına değer.
Etrafına bak.
Kimlerle gülüyorsun?
Kimlerle susuyorsun?
Kim seni Allah’a yaklaştırıyor, kim senden bir şeyler götürüyor?
Çevre masum bir detay değildir. İnsan en çok yanında sustuklarına benzer. Eğer seni aşağı çeken bir ortamdaysan ve hâlâ “idare eder” diyorsan, kendini kandırıyorsun demektir.
Aileni de düşün. Aynı evde yaşayıp birbirine uzak düşmek bu çağın en büyük yaralarından biri. Anneyle babayla konuşmak bazen zor gelir, bazen sıkıcı gelir. Ama bil şunu: Onlarla kurduğun bağ, ileride kuracağın bütün bağların temelidir. Kopukluk burada başlıyorsa, başka yerlerde sağlamlık bekleme.
Bu birkaç gün sana şunu fark ettirmek için var:
Hayat otomatik akmıyor.
Sen durmazsan, seni durduracak bir şey de olmuyor.
Kendine acımasız ol demiyorum. Ama samimi ol. Ne yaptığını, neyi ertelediğini, neden kaçtığını gör. Büyük kararlar alma. Büyük laflar etme. Küçük ama gerçek bir adım at. Bir alışkanlığı bırak. Bir ibadeti toparla. Bir yanlışla mesafeni aç.
Çünkü uyanış, bir anda olmaz. Ama fark ediş bir anda olur.
Bu günler geçecek. Takvim yine dolacak. Telaş yine başlayacak. Ama sen, bu duraklamadan ne alarak çıkacaksın? Aynı dağınıklıkla mı, yoksa biraz daha netleşmiş olarak mı?
Mesele zaman değil.
Mesele sensin.
Ve sen, boşuna yaratılmadın.