İslam dünyasında son dönemde yaşanan jeopolitik hareketlilik, bölgesel güvenlikte ve ittifaklarda tarihi bir dönüm noktasına işaret etmektedir.

israil'in Gazze'ye yönelik soykırımı ile başlayan, Suriye'deki yönetim değişikliği ile devam eden ve son olarak da İran'a karşı gerçekleştirilen askeri/ekonomik saldırılarla tırmanan süreç, Orta Doğu'da ittifak arayışlarını hızlandırdı.

israil'in bölgesel yayılmacılık politikaları ve İran'ı stratejik olarak etkisizleştirme hedefleri doğrultusunda şekillenen bu yeni ittifak denklemlerinde, “israil ve ABD'nin bu ittifak arayışlarındaki rolü”! birçok kesim tarafından halen en çok tartışılan konular arasında yer almaktadır.!

Türkiye, Suudi Krallığı ve Pakistan arasında hayata geçirilen "Mekke Ortak Savunma Anlaşması" ile Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya’yı kapsayan "Bedir Mutabakatı", çok kutuplu yeni dünya düzeninde bölge ülkelerinin bağımsız irade arayışlarını sunmaktadır.

Bu stratejik hamleler, savunma sanayiinde küresel güçlere olan bağımlılığı azaltmayı hedeflerken, aynı zamanda İslam coğrafyasının küresel siyasette de etkin bir güç odağına dönüşme potansiyelini barındırmaktadır.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve Bedir Mutabakatı, birbirini tamamlayan iki farklı kulvarda ilerleyen çok katmanlı bir güvenlik şemsiyesi sunmaktadır.

Mekke Paktı, yapısal olarak NATO’yu örnek alan, "birine yapılan saldırı tümüne yapılmış sayılır" ilkesine dayalı kolektif savunma oluşumudur. Amacı, üye ülkelerin egemenlik ve toprak bütünlüğünü korumaktır.

Bedir Mutabakatı ise, ortak askeri yükümlülüklerden ziyade araştırma-geliştirme (Ar-Ge), ortak üretim ve teknoloji transferine odaklanan bir harekettir.

Bu iki anlaşmanın eş zamanlı yürümesi, bölgede yakın vadede tek bir komuta zincirine bağlı "ortak bir İslam ordusu" kurulması ihtimalini zayıf kılsa da, ortak mühimmat kullanan ve entegre istihbarat paylaşımı yapan güçlü bir savunma ağının zeminini hazırlamaktadır.

Bu doğrultuda Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın en somut ve jeopolitik hedeflerinden biri, İran'ın Orta Doğu'daki nüfuz alanını sınırlamak ve bölgesel bir askeri güç olmasının önüne set çekmektir. Son yıllarda İran’ın Körfezdeki ABD üslerine yönelik gerçekleştirdiği asimetrik saldırılar, özellikle Suudi Krallığı için bir güvenlik krizi oluşturmuştur.

Mekke Paktı, Türkiye'nin yüksek teknolojili hava savunma, elektronik harp ve İHA kabiliyetleri ile Pakistan'ın konvansiyonel askeri derinliğini Arabistan Krallığının savunma kalkanına entegre ederek, İran'ın bölgedeki jeopolitik manevra alanını daralttığını söyleyebiliriz.

Bu yönüyle pakt, İslam dünyasındaki güç dengesini yeniden formüle ederken, bölge güvenliğinin artık dış güçlerin inisiyatifine veya tek taraflı bölgesel genişleme stratejilerine terk edilmeyeceğinin en net askeri deklarasyonudur.

Bununla birlikte "ittifaklar, doğrudan İran’ı tamamen ablukaya alıp dünyadan izole etmeyi amaçlayan agresif yapılar da değildir" görüşünün aksine, İran’ın bölgesel kapasitesini dengelemeyi/engellemeyi hedefleyen bir caydırıcılık söylemini de ön plana çıkaranlar bulunmaktadır.

Nitekim ittifak temsilcilerinin İran ile doğrudan diplomatik kanalları açık tutması ve arabuluculuk rolleri üstlenmesi, bu oluşumların siyaseti zorlayıcı, diplomasi kozları kullandığını da söyleyebiliriz.

İşin en ilginç yanı ise bu ittifaklara karşı ne ABD, ne israil, ne de İran ciddi bir söylem geliştirmemekteler.

Diğer taraftan, bir başka görüş ise İslam coğrafyasının dağınıklığından beslenen israil’in kontrolsüz hareket alanı bu entegre güç birliğiyle daralırken, ABD’nin bölgedeki mutlak güvenlik gücü de sarsılmaktadır. Ancak ABD’nin bu duruma seyirci kalmasını beklemek “fazla iyi niyet” gibi olacaktır.

Tüm bu denklemde en büyük stratejik ve ekonomik kazanımı kuşkusuz Türkiye elde etmektedir.

Türkiye, savunma sanayiindeki Ar-Ge ve üretim kabiliyetini Körfez’in devasa finansal gücüyle birleştirerek milyarlarca dolarlık sürdürülebilir bir ihracat kapısını aralamaktadır.

Üye ülkeler kendi iradeleri ile hareket ettiklerinde, Savunma alanında başlayan bu kurumsal güven, doğası gereği ilerleyen dönemde enerji tedarik güvenliği, lojistik koridorlar ve serbest ticaret anlaşmaları gibi ekonomik ortaklıklara da kapı aralayacaktır.

Türkiye, Akdeniz ve Karadeniz’deki nüfuzunu Basra Körfezi, Kızıldeniz ve Malakka Boğazı üzerinden Hint-Büyük okyanus arası-805 km’lik alan-hattına kadar genişleterek küresel güç dengelerinde vazgeçilmez bir "merkez devlet" konumuna yükselmektedir.

Mekke ve Bedir anlaşmalarıyla ortaya konan yeni irade, kâğıt üzerindeki bir niyet beyanından çok daha fazlasıdır. İttifakların küresel bir "etkin güce" dönüşmesi, bölgesel krizler karşısında sergilenecek pratik kararlılığa ve taahhütlerin sürekliliğine bağlıdır.

Yazımızda tüm iyi niyet düşüncelerimizi korumakla birlikte ABD ve israil'in de bu bölgelerde art niyetli olduğunu unutmuyoruz. Çünkü ABD ve Siyonistlerin (özellikle Orta Doğu’da) çok ciddi ve uzun vadeli planlarını göz ardı edemeyiz.

İslam dünyasının dış güçlerin müdahalesi olmaksızın kendi göbek bağını kendisinin kesebileceğini gösteren, “kendi iradeleriyle” ortak güvenlik, bağımsızlık, diplomasi, bölgesel barış ve istikrarın sağlanacağı yeni ittifakların olması dileğiyle…