Şehirler değişiyor. Sadece binalar, caddeler ve mekânlar değil; insanın yaşama biçimi de değişiyor. Her köşe başında yeni bir kafe açılıyor. Nitelikli kahve kokuları sokaklara yayılıyor, lüks kafelerin önlerinde parıltılı araçlar sıralanıyor.

Elbette kahve içmek kötü değildir. Dostlarla oturmak, sohbet etmek, dinlenmek hayatın doğal güzelliklerindendir. Asıl mesele, tüketimin hayatın anlamına dönüşmesidir.

Bugün bize sürekli daha fazlasının gerekli olduğu söyleniyor: Daha pahalı araba, daha yeni telefon, daha marka kıyafet, daha gösterişli mekân… İnsan sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarını ne kadar gösterebildiğiyle değer kazandığını düşünmeye başlıyor.

Yüce dinimiz İslam ise insanı eşyanın kölesi olmaktan kurtarmak ister.

Kur'an'ın, "Yiyin, için fakat israf etmeyin" uyarısı yalnızca sofradaki israfı değil, hayatımızdaki ölçüyü de yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Çünkü ihtiyaçlarımızla arzularımız arasındaki sınır ortadan kalktığında, tüketim bir ihtiyaç olmaktan çıkar ve bitmeyen bir tatminsizliğe dönüşür.

Bir başka dikkat çekici durum ise kalabalıkların içindeki yalnızlık...

Kafeler insanlarla dolu. Fakat aynı masada oturan insanların çoğu zaman birbirleriyle değil, telefonlarıyla meşgul olduğunu görüyoruz. Yan yana oturan bedenler, birbirinden uzaklaşmış ruhlar hâline geliyor.

Eskiden insanlar birbirlerinin hâlini sorardı; bugün birbirlerinin sosyal medya paylaşımlarını görüyorlar. Nereye gittiğimizi biliyorlar ama ne hissettiğimizi bilmiyorlar. Ne satın aldığımızı görüyorlar ama neyin eksikliğini yaşadığımızı bilmiyorlar.

Bu, çağımızın dijital yalnızlığıdır.

Üstelik tüketim artık sadece ihtiyaç karşılamak için yapılmıyor. Gidilen kafe, içilen kahvenin markası, giyilen kıyafet, kullanılan telefon ve yapılan tatil; sosyal medyada bir "imaj" oluşturmanın aracına dönüşebiliyor.

İnsan yaşamaktan çok, yaşadığını göstermeye başlıyor.

Oysa insanın değeri başkalarının beğenisiyle ölçülemez. Bugün alkışlayanlar yarın unutabilir. Bugün beğenenler yarın başka bir görüntünün peşinden gidebilir. İnsanların takdiri geçicidir; Allah'ın rızası ise kalıcıdır.

Bütün bunların ortasında asıl soruyu sormamız gerekiyor:

İnsan niçin var?

Daha çok tüketmek için mi? Daha lüks yaşamak için mi? Daha fazla beğeni almak için mi?

Kur'an-ı Kerim'de bu sorunun cevabı açıkça veriliyor:

"Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."

İşte modern hayatın gürültüsü içinde unuttuğumuz hakikat budur.

İnsan sadece tüketen bir varlık değildir. O, yaratılmış ve sorumlu bir kuldur.

Para kazanabilir, güzel giyinebilir, güzel mekânlarda oturabilir, dünyanın nimetlerinden faydalanabilir. İslam bunların hiçbirini bütünüyle yasaklamaz. Fakat insanın kalbinde eşyanın değil, Allah'ın hâkim olmasını ister.

Mesele zengin olmak değildir; zenginliğin bizi Allah'tan uzaklaştırmasıdır.

Mesele kahve içmek değildir; kahveyi hayatın merkezine koymaktır.

Mesele sosyal medya değildir; sosyal medyanın bizi kendimize ve Rabbimize yabancılaştırmasıdır.

Mesele şehirlerin kafeleşmesi değildir; kalplerimizin kafeleşmesidir.

Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey biraz durmak ve kendimize şu soruları sormaktır:

Ben kimim?

Nereden geldim?

Nereye gidiyorum?

Rabbim benden ne istiyor?

Çünkü insan her şeyi kazanıp kendisini kaybedebilir. Kalabalıklar tarafından tanınıp Rabbine yabancılaşabilir. En pahalı mekânlarda oturup kalbinin fakirliğini fark etmeyebilir.

Gerçek huzurun adresini Kur'an-ı Kerim bize gösteriyor: "Bilesiniz ki kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur."

Şehirler büyüsün, kafeler çoğalsın, AVM'ler daha da büyüsün. Bunların hiçbiri problem değil. Problem, bütün bunların arasında insanın kendisini unutmasıdır.

Birbirimizin fotoğraflarını beğenmekle yetinmeyelim; hâlimizi soralım. Aynı masada otururken telefonlarımızı değil, birbirimizin yüzünü görelim. Tüketirken ölçüyü, yaşarken gayeyi hatırlayalım.

Çünkü günün sonunda ne kahve fincanı ne araba ne telefon ne marka ne de sosyal medyadaki beğeniler bizimle olacak.

Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı daha çok tüketmek değil, daha anlamlı yaşamaktır.

Ve gerçek zenginlik, daha çok şeye sahip olmak değil; kalbin neye sahip olduğunu bilmektir.