Bir şirketi iflasa götüren şey çoğu zaman kriz değildir.

Krizi hazırlayan dağınıklıktır.

Disiplinsizliktir.

Görmezden gelinen küçük arızalardır.

Çürüyen bina bir günde yıkılmaz.

Evvela kolon yorulur. Sonra duvar çatlar. Ardından rutubet başlar. Nihayet bir gün bina çöker. İnsanlar da şaşkınlıkla sorar:

"Nasıl oldu? "

Şirketler de böyledir.

Bir işletmenin kötüye gidişi çoğu zaman kasa açığından önce başlar. Evvela zihniyet bozulur. Sonra düzen çözülür. Ardından rakamlar yalan söylemeye başlar. En sonunda ise şirket nefes alamaz hale gelir.

Bugün memlekette birçok şirketin problemi sermaye eksikliği değildir.

Sistem eksikliğidir.

Çünkü bizde çoğu işletme hâlâ alışkanlıkla yönetiliyor; sistemle değil.

Patron yoruluyor. Müdür koşuyor. Personel idare ediyor. Muhasebe günü kurtarıyor. Depo ezberle çalışıyor. Şubeler birbirinden habersiz hareket ediyor. Herkes bir iş yapıyor ama yapılan işler aynı hedefe yürümüyor.

Neticede büyüyen şirket olmuyor; büyüyen karmaşa oluyor.

Oysaki "Bir şirketi büyük hatalar değil, küçük ihmaller batırır."

Bakınız; bir market düşünün…

Depoda yanlış stok var. Reyonda yanlış fiyat var. Kasada farklı işlem var. ERP başka rakam gösteriyor. Sayım başka sonuç çıkarıyor. Şube müdürü başka konuşuyor. Merkez başka zannediyor.

Şimdi böyle bir yerde satış artsa ne olur?

Zarar da büyür.

Bizim insanımız çoğu zaman "iş olsun " mantığıyla çalışıyor.

Doğru olan ve olması gereken ise "doğru olsun " mantığıyla çalışmalıdır.

Aradaki medeniyet farkı budur.

Bir şirketin çöküşü önce sahada başlar. Çünkü gerçekler masada değil, sahadadır. Masadaki rapor çoğu zaman süslenebilir. Fakat depo yalan söylemez. Fire yalan söylemez. Raf boşluğu yalan söylemez. Personelin yüzü yalan söylemez.

Bugün birçok yönetici şirketin içine bakmıyor; sadece sonuçlarına bakıyor. Oysa sonuç dediğiniz şey sebeplerin gölgesidir.

Personel neden isteksiz?

Neden sahiplenmiyor?

Neden herkes birbirini suçluyor?

Neden aynı hata tekrar ediyor?

Çünkü sistem yok.

Sistem olmayınca şirket kişilere mahkûm olur. Bir personel gider, düzen bozulur. Bir müdür değişir, denge kayar. Bir şube yoğunlaşır, merkez panikler.

Kurumsallık dediğimiz şey; insan değişse bile düzenin ayakta kalabilmesidir.

Bir başka büyük problem de şudur:

Bizde sorunlar çözülmüyor, erteleniyor.

Koku yapan dolap tamir edilmiyor, idare ediliyor.

Bozuk stok temizlenmiyor, öteleniyor.

Disiplinsiz personel uyarılmıyor, görmezden geliniyor.

Yanlış rapor düzeltilmiyor, üstü kapatılıyor. Fakat unutulan bir hakikat vardır:

Ertelenen her problem büyüyerek geri döner.

Şirketler rakamlardan önce ahlak kaybetmeye başladığında çöker. Çünkü disiplinsizlik bulaşıcıdır. Bir kişinin yaptığı yanlış cezasız kalırsa, yarın onu üç kişi tekrar eder. Sonra bu bir kültüre dönüşür.

İşte iflas dediğimiz şey bazen muhasebede değil, zihniyette başlar.

Bugün birçok işletmede çalışanlar maaş için çalışıyor ama dava hissiyle çalışmıyor. Çünkü şirket ona sadece görev vermiş; aidiyet vermemiş. İnsan kendisini ait hissetmediği yeri sahiplenmez.

Bir işletmenin gerçek serveti rafındaki ürün değil; içindeki insan kalitesidir.

Fakat insanı da sadece talimatla yönetemezsiniz. Adalet gerekir. Düzen gerekir. Takdir gerekir. Netlik gerekir. En önemlisi de güven gerekir.

Şirket yönetmek yalnızca ticaret işi değildir. Bir karakter inşasıdır. Çünkü şirket patronun ahlakına benzer. Tepedeki dağınıksa aşağısı dağılır. Tepedeki disiplinliyse sistem zamanla oturur.

Bugün birçok şirket satışsızlıktan değil, kontrolsüz büyümeden çöküyor. Temeli atılmamış binaya kat çıkıyorlar. Sonra bina ağırlığı taşıyamıyor.

Halbuki güçlü şirketler önce sistemi kurar. Sonra büyür.

Kurtarmanın özü budur:

Her gün küçük bir düzeltme yapmak.

Çünkü büyük krizler küçük ihmallerin mezarlığında doğar.

Bir şirketi batıran rekabet değildir.

Kendi içindeki düzensizliktir.