Bismillah...

Ocak ve şubat ayları geldiğinde bu topraklar yalnızca soğuğa bürünmez; aynı zamanda şehitlerin hatırası yeniden canlanır. Karla örtülen yeryüzü, nice müminin kanıyla yoğrulmuş bir tarihi sessizce fısıldar. Bu aylar, ölümü değil; Allah uğruna nasıl yaşanması gerektiğini hatırlatır. Şehâdet, işte tam da bu günlerde kalplerde yeniden yankılanır.

Her yıl ocak ve şubat ayları, şehâdet bilincini diri tutan bir çağrı gibidir. Canlarını Allah'a adayanların, nefislerini O'nun rızası uğruna feda edenlerin hatırasını taşır bu günler. Şehitleri anmak, sadece bir hatırlayış değil; aynı zamanda bir muhasebe ve sorumluluk yüklenişidir. Bu makaleyi, ocak ve şubat aylarının şehâdetle özdeşleşen manevî iklimi vesilesiyle; şehâdetin hakikatini ayet ve hadisler ışığında yeniden düşünmek için yazdım.

Şehâdet, İslâm'da bir ölüm biçimi değil; bilinçli bir tercihin ve sağlam bir ahdin adıdır. Şehit; nefsini, canını ve bütün varlığını Allah'a satan kimsedir. Kur'ân-ı Kerîm bu hakikati açık bir ticaret diliyle ifade eder:

"Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da Allah'ın üzerine aldığı gerçek bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösteren kim olabilir? Öyleyse yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin. İşte büyük kurtuluş budur." (Tevbe, 9/111)

Bu ayet, şehitliğin tesadüf değil; bilinçli bir satış ve ilâhî bir sözleşme olduğunu açıkça ortaya koyar. Şehit, nefsini Allah'a satmış ve bu ahitten geri dönmemiştir.

Şehit, aynı zamanda Allah'a verdiği sözde duran kimsedir. Kur'ân, bu sadakati özel bir övgüyle zikreder:

"Müminler arasında Allah'a verdikleri söze sadık kalanlar vardır. Onlardan kimi adağını yerine getirmiştir (şehit olmuştur), kimi de sırasını beklemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir." (Ahzâb, 33/23)

Bu ayet, şehitliği bir anlık hâl değil; ömür boyu taşınan bir ahde vefa olarak tanımlar. Şehit, sözünü canıyla mühürleyen kimsedir.

Şehit, Resûlullah'a en derin muhabbetle bağlı olan kimsedir. Zira şehâdet, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bizzat arzu ettiği bir ölüm şeklidir. Ebû Hureyre (r.a.) şöyle rivayet eder: "Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, isterdim Allah yolunda savaşayım da öldürüleyim; sonra yine savaşayım da öldürüleyim; sonra yine savaşayım da öldürüleyim." (Sahih Buhârî, Cihâd, 7)

Bu hadis, şehitliğin ne kadar yüce bir mertebe olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Şehit, ibadeti hayatının merkezine alan kimsedir. Şehâdetin en çarpıcı örneklerinden biri Hubeyb b. Adî (r.a.)'dır. İdam edilmeden önce müşriklerden iki rekât namaz kılmak için izin istemiş; namazını eda ettikten sonra, Resûlullah'a olan muhabbetini dile getirerek şehit olmuştur. Bu hâl, şehâdetin ibadetten kopuk bir cesaret değil; ibadetin zirvesi olduğunu göstermektedir.

Uhud şehitleri hakkında nâzil olan ayetler ise şehâdetin neticesini kesin bir şekilde bildirir:

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma! Bilakis onlar diridirler; Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar. Allah'ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinç içindedirler… Şüphesiz Allah, müminlerin ecrini asla zayi etmez." (Âl-i İmrân, 3/169–171)

Bu ayetler, şehâdetin bir son değil; ebedî hayatın başlangıcı olduğunu açıkça ilan eder.

Sonuç olarak şehâdet;

nefsini Allah'a satmaktır,

Allah'a verilen sözde durmaktır,

Resûlullah'a en yüce muhabbetle bağlanmaktır,

ibadeti hayatın merkezine koymaktır

ve neticesi cennet olan büyük kurtuluşa yürümektir.

Şehitler ölmez; onlar diridir. Asıl mesele, geride kalanların bu şehâdet bilincini taşıyıp taşıyamadığıdır.

Rabbimizden, bütün şehitlerimizi rahmetiyle kuşatmasını; bizleri de onların yolunu anlayan, ahdine sadık ve emanetlerini hakkıyla taşıyan bir ümmet kılmasını niyaz ediyoruz.