Ekonomik krizler, gelir adaletsizliği ve hayat pahalılığı çağımızın en büyük sorunları arasında yer alıyor. Ancak gözden kaçan daha derin bir mesele var: Zengin de fakir de giderek aynı dünya görüşüne teslim oluyor.
Birisi servetini korumak için, diğeri geçimini sağlamak için bütün dikkatini dünyaya yöneltiyor. Sonuçta hayatın anlamı, ahiret şuuru ve toplumsal sorumluluk duygusu ikinci plana itiliyor.
Bu durum yeni değildir. İnsanlık tarihi boyunca servetin azgınlaştırdığı, yoksulluğun ise umutsuzluğa sürüklediği dönemler yaşanmıştır.
İslam'ın ortaya çıktığı dönemde de Mekke toplumunda servet belirli ailelerin elinde toplanmış, köleler ve yoksullar ağır şartlar altında yaşamıştı.
Kur'an'ın hem servet sahiplerini hem de toplumun duyarsız kesimlerini uyarmasının sebebi buydu.
İslam tarihi, ekonomik adaletin sadece teorik bir ideal olmadığını gösteren güçlü örneklerle doludur.
Hz. Peygamber'in Medine'de kurduğu ekonomik düzende piyasa vardı ancak sömürü yoktu.
Ticaret serbestti ancak tekelciliğe izin verilmiyordu.
Kar elde etmek meşru görülüyor fakat karaborsacılık, stokçuluk ve fırsatçılık yasaklanıyordu.
Böylece üretim teşvik edilirken toplumun zayıf kesimleri de korunuyordu.
Hz. Ömer döneminde devlet yönetiminin temel hedeflerinden biri sosyal adaletti.
Rivayetlere göre geceleri halkın durumunu kontrol etmek için sokaklarda dolaşır, aç kalan aileleri bizzat tespit ederdi.
Bir kıtlık yılında devlet yöneticileri halkla aynı şartlarda yaşamış, yöneticiler için ayrıcalıklı bir hayat kabul edilmemişti.
Bu yaklaşım, kamu yönetiminde sorumluluk ahlakının en önemli örneklerinden biridir.
İslam tarihinin en dikkat çekici örneklerinden biri ise Ömer bin Abdülaziz dönemidir.
Kısa süren hilafetine rağmen gelir dağılımında adaleti sağlamak için kapsamlı reformlar gerçekleştirmiştir.
Zekât sistemi etkin şekilde işletilmiş, kamu kaynaklarının belirli grupların elinde toplanmasının önüne geçilmeye çalışılmıştır.
Tarihi kaynaklarda, bazı bölgelerde zekât verilecek ihtiyaç sahibi bulmakta zorlanıldığına dair rivayetler yer alır.
Ayrıca İslam medeniyetinin en güçlü kurumlarından biri vakıflardı. Eğitimden sağlığa, yoksulların korunmasından yol ve su hizmetlerine kadar birçok alan vakıflar aracılığıyla finanse edilirdi. Bugünün sosyal devlet anlayışına benzer şekilde, toplumun güçlü kesimleri servetlerinin bir kısmını kamusal faydaya tahsis ederdi. Böylece servet yalnızca birikmez, toplum içinde dolaşırdı.
Modern ekonomilerin temel problemi, sermayenin giderek daha dar bir çevrede yoğunlaşmasıdır. İslam iktisadının temel itirazı da tam burada ortaya çıkar.
Çünkü Kur'an'ın ortaya koyduğu ilkeye göre servet, yalnızca zenginler arasında dolaşan bir güç haline dönüşmemelidir.
Ekonomik faaliyet sadece büyüme rakamlarıyla değil, adalet ve paylaşım ilkeleriyle de değerlendirilmelidir.
Bugün azgın zenginlik ile zavallı fakirlik arasında sıkışan dünyanın ihtiyacı, sadece daha fazla üretim veya daha fazla tüketim değildir. İhtiyaç duyulan şey; üretimi teşvik eden, emeği koruyan, fırsat eşitliğini güçlendiren ve serveti toplumsal sorumlulukla buluşturan bir ahlaki ekonomi anlayışıdır.
İslam tarihinin başarılı dönemleri bize şunu göstermektedir: Ekonomik güç ile manevi sorumluluk birlikte yürüdüğünde toplumlar istikrara kavuşur.
Servetin amaç değil emanet olarak görüldüğü bir düzende ne zenginlik insanı azgınlaştırır ne de yoksulluk insanı çaresiz bırakır.