Uhud Savaşı, İslâm tarihinin sadece askerî bir hadisesi değildir. Aynı zamanda itaatin, sabrın ve istikametin kaybedildiğinde nelere mal olacağını gösteren ilahî bir derstir. Bedir’de kazanılan büyük zaferin hemen ardından Uhud’da yaşananlar, Müslümanlara zaferin şartlarını ve yenilginin gerçek sebeplerini öğretmiş; bu yönüyle her çağın müminine hitap eden diri bir muhasebe hâline gelmiştir.

Bedir’de sayıca az olmalarına rağmen büyük bir zafer kazanan Müslümanlar, Uhud’da farklı bir imtihanla karşılaştılar. Mekke müşrikleri, Bedir’in intikamını almak için üç bin kişilik bir orduyla Medine’ye yürüdü. Resûlullah s.a.v., istişare neticesinde Medine dışında savaşmayı tercih etti. Ancak savaş başlamadan münafıkların lideri Abdullah b. Übeyy, üç yüz adamıyla geri döndü. Böylece Uhud, sadece müşrik ordusuna karşı değil, yolda geri dönen münafıkların çıkardığı fitneyle de bir imtihan oldu.

Resûlullah s.a.v., savaşın kaderini belirleyecek Ayneyn Tepesi’ne elli okçu yerleştirmiş ve onlara kesin bir emir vermişti:

“Biz galip gelsek de mağlup olsak da yerinizi terk etmeyin.”

Savaşın ilk safhasında Müslümanlar üstünlüğü ele geçirmiş, müşrikler geri çekilmeye başlamıştı. Ancak okçuların bir kısmı, savaşın sona erdiğini zannederek ganimet düşüncesiyle Resûlullah s.a.v.’in emrine rağmen yerlerini terk etti. Bu boşluğu fark eden Hâlid b. Velîd’in arkadan saldırısı, savaşın seyrini tamamen değiştirdi. Hz. Hamza (r.a) şehid edildi, Resûlullah s.a.v. yaralandı ve Müslümanlar ağır bir imtihanla yüz yüze kaldı.

Uhud, Kur’ân-ı Kerîm’de açık bir muhasebeye konu edilmiştir:

“Allah size verdiği sözü yerine getirmişti; O’nun izniyle onları kırıp geçiriyordunuz. Fakat siz gevşediniz, verilen emir hakkında ihtilafa düştünüz ve isyan ettiniz” (Âl-i İmrân, 152).

Bu ayet, yenilginin sebebini düşmanın gücünde değil; müminlerin kendi içlerindeki zaaflarda aramayı öğretir.

Uhud Savaşı, çağları aşan mesajlar taşır. Öncelikle itaat bilincinin ne kadar hayati olduğu bu savaşta açıkça görülmüştür. Peygamberin emrine rağmen yapılan küçük bir ihmal, büyük sonuçlar doğurmuştur. Dünya hırsı, kazanılmış nimetin bereketini alıp götürmüştür.

Uhud, münafıklığın yıkıcı etkisini de ortaya koymuştur. İçeriden gelen ihanet, çoğu zaman dış düşmandan daha tehlikelidir. Bununla birlikte Uhud, yenilginin bir terk ediliş değil; ilahî bir eğitim süreci olduğunu öğretir. Allah Teâlâ, müminleri hatalarıyla yüzleştirerek terbiye etmiştir.

Resûlullah s.a.v.’in yaralanması ise ilahî sünnetin değişmezliğini göstermektedir. Peygamber bile sebepler dünyasında imtihan edilmiş, ümmete sorumluluk ve tedbir bilinci öğretilmiştir. Nitekim Uhud’un ardından gerçekleşen Hamrâü’l-Esed Seferi, Müslümanların yeniden moral ve psikolojik üstünlüğü ele aldığını göstermiştir.

Uhud Savaşı, sadece tarih kitaplarında kalan bir hadise değildir. İtaatin zedelendiği, dünya menfaatinin öne çıktığı ve birlik ruhunun kaybolduğu her yerde Uhud yeniden yaşanır. Ancak Uhud’dan ders alanlar için bu savaş, bir yenilgi değil; dirilişin kapısıdır.

Uhud, ümmete şunu öğretir:

Zafer, sadece düşmanı yenmek değil; emre sadakat, niyette samimiyet ve yolda sebat etmektir.