Mübarek üç aylara girmiş bulunuyoruz. Bu ayları fırsat ayları bilip ona göre hayat muhasebemizi yapmak zorundayız.

İnsanlara dokunmak hayat yükünü hafifleten en büyük ilaçtır. Peygamberlerin geliş amacı da bu değil miydi? Peygamber efendimiz Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den ta günümüze kadar yüce İslam dini sürekli olarak topluma temas etmiştir. Bu temasın ana dinamosu tebliğ etme sorumluluğudur.

Gerçekten sorumluluklarımızın ne kadarını yerine getirebiliyoruz. Bir insanın hidayetine vesile olmak hakkında Peygamber efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in verdiği müjdeye kulak verelim:

"Kim hidayete çağrıda bulunursa, kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek ve tabi olanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmeyecektir. Kim de dalalete davet ederse, kendisine tabi olanların günahları kadar günah ona verilecek ve tabi olanların günahlarından da hiçbir şey eksilmeyecektir."

"Allah’a yemin ederim ki, senin sayende Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi senin için, kırmızı develerin olmasından daha hayırlıdır."

Eş, dost, akraba ve tanıdıklarımızı ziyaret etmeli, onların hidayeti ve ıslahı için Peygamber efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i kendimize rehber edinmeliyiz.

Bu dünyadan göçüp gittiğimizde, ardımızda bıraktığımız evler, arabalar, unvanlar ya da bankadaki rakamlar değil; dokunduğumuz hayatlar konuşur bizi.

İnsan, sahip olduklarıyla değil, hissettirdikleriyle hatırlanır. Çünkü dünya, geçici bir durak; asıl kalıcı olan, kalplerde bıraktığımız izdir.

Birilerinin hayatına dokunmak, bir yarayı sarmak, bir derdi paylaşmak… Bazen büyük fedakârlıklar gerekmez bunun için. Samimi bir dinleyiş, içten bir gülümseme, tam vaktinde söylenmiş bir teselli cümlesi bile bir insanın hayatında dönüm noktası olabilir. Kim bilir, belki de bizim sıradan sandığımız bir davranış, başkasının umudu olur.

İnsan çaresiz kaldığında, en çok hatırladığı şey; kendisine uzanan bir eldir. O eli uzatabilmişsek, işte asıl miras odur. Çünkü geride bırakılan en kıymetli miras, kalplerdeki iyiliktir. Mal paylaşılır, mülk dağılır; ama iyilik, çoğalarak yaşamaya devam eder.

Öldükten sonra adımızın nasıl anılacağını düşünmek, aslında nasıl yaşamamız gerektiğini de öğretir bize. "İyi bir insandı" cümlesi, ardımızdan söylenebilecek en büyük kazançtır. Ne kadar kazanmış olduğumuz değil, kaç kalbe dokunabildiğimizdir gerçek ölçü.

Hayatın koşturmacası içinde çoğu zaman her şeyi kontrol etmeye çalışırız. Planlar yapar, hesaplar kurar, yollar çizeriz. Oysa hayat, bizim hesaplarımızdan ibaret değildir. İnsan ne kadar plan yaparsa yapsın, nihai karar Yüce Allah’a aittir. Ve bilmeliyiz ki O’nun planı, her zaman bizimkinden daha hayırlıdır.

Huzur, her şeyi yoluna koyduğumuzu sandığımız anlarda başlamaz. Huzur, her şeyi Allah’a teslim ettiğimizde başlar. Hakiki tevekkül, sorumluluktan kaçmak değil; elinden geleni yaptıktan sonra sonucu gönül rahatlığıyla Allah’a bırakabilmektir. İşte o zaman kalp sakinleşir, ruh hafifler.

Çünkü insan, yükü tek başına taşımaya çalıştığında yorulur. Ama yükünü Allah’a emanet ettiğinde güçlenir. Hayatın fırtınaları dinmez belki; ama tevekkül edenin iç dünyasında bir sükûnet başlar.

Bu dünya, iyilerin kazandığı bir yer olmayabilir. Ama iyi olmayı seçenler, kazancını bu dünyayla sınırlamaz. Onların kazancı; bir dua, bir hayırla anılma ve Rabbine teslim olmuş bir kalptir.

Sonuçta geriye ne kalacak? Birkaç eşya mı, yoksa birkaç güzel hatıra mı? Cevap aslında çok net: İnsan, yaşarken ne ektiyse, hatıra olarak onu bırakır. Ve en güzel hatıra, iyiliktir.