Bir şirketi yönetirken çoğu yönetici önce rakamlara bakar. Sistemler çalışıyor mu, süreçler işliyor mu, raporlar doğru mu diye kontrol eder. Bunların hepsi gereklidir. Ancak hiçbiri tek başına bir şirketi ayakta tutmaya yetmez.

Bir şirketin gerçek gücü organizasyon şemasında görünmez. Asıl güç, insanların işini nasıl yaptığında gizlidir. Yani bilginin nerede saklandığında değil, nasıl yaşandığında.

Bugün pek çok şirket bilgiyi yönetmeye çalışıyor. Dosyalıyor, prosedürlere bağlıyor, sistemlere yüklüyor. Fakat çok azı şu soruyu soruyor: Bu bilgi sahada gerçekten yaşıyor mu?

Yönetim açısından asıl mesele bilgi değil, davranıştır. Çünkü doğru davranış, her zaman bir bilgiden beslenir. Bu bilgi bazen bir tecrübedir, bazen bir ustadan öğrenilmiştir, bazen de yapılan bir hatadan süzülmüştür.

Bu tür bilgi eğitim sunumlarına tam sığmaz, talimatla eksiksiz aktarılmaz. Sessizdir ama derindir. Yazılmaz ama aktarılır. Ve şirketlerin en değerli ama en korunmasız sermayesidir.

Yanlış yönetilen kurumlarda bu bilgi kişide kalır. Paylaşılmaz, gizlenir, hatta çalışanla birlikte kapıdan çıkar. Kurum, farkında olmadan kendi hafızasını kaybeder.

Doğru yönetilen kurumlarda ise bilgi kişide değil, ilişkide yaşar. Usta ile yeni çalışan arasında, saha ile ofis arasında, yönetici ile ekip arasında dolaşır. Yönetimin gerçek görevi tam olarak burada başlar.

Yönetmek sadece kontrol etmek değildir. Sadece ölçmek, rapor istemek, hedef koymak da değildir. Yönetmek, bilginin ortaya çıkacağı ortamı kurabilmektir.

Güven olmayan yerde kimse bildiğini paylaşmaz. Hata korkusu olan yerde kimse öğrenmez. Dinlenmeyen yerde kimse düşünmez. Bu nedenle güven, şirket yönetiminde yumuşak bir konu değil, stratejik bir zorunluluktur.

Güven varsa insan konuşur. Konuşan insan düşünür. Düşünen insan üretir. Üreten insan, şirketi ileri taşır.

Bugün birçok şirketin sorunu bilgi eksikliği değildir. Sorun, bilginin kilitli olmasıdır. Çalışan bilir ama söylemez. Yönetici sorar ama dinlemez. Sistem vardır ama ruh yoktur.

Güçlü şirketlerde lider, her şeyi bilen kişi değildir. Doğru soruları soran kişidir. "Raporu getir" demek kolaydır. Zor olan "Ne fark ettin?", "Ne işe yaradı?", "Bir daha olsa neyi farklı yapardın?" diye sormaktır.

Bu sorular sorulmadığında şirket öğrenmez. Öğrenmeyen şirket bugünü yönetir ama yarını kaybeder.

Şirket dediğimiz yapı, sürekli öğrenen bir organizma olmak zorundadır. Bunu sağlayan teknoloji değil, insandır. Yönetim insanı merkeze almadığında bilgi yük olur, sistem angarya olur, iş anlamını kaybeder.

Ama yönetim tecrübeyi kıymetli gördüğünde, sessiz bilgiyi duyduğunda, insana alan açtığında şirket büyür.

Yarının güçlü şirketleri en çok prosedürü olanlar değil, en çok öğrenenler olacak. Çünkü bilgi dosyalanmaz. Bilgi yaşanır. Şirketler de ancak yaşanan bilgiyi yönetebildikleri kadar güçlüdür.