"Müminlerden öyle yiğitler vardır ki Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi adağını yerine getirip o yolda canını vermiş, kimi de sırasını beklemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir." (Ahzâb, 33/23)

Kerbelâ, İslâm tarihinin en acı hadiselerinden biri olmasının yanında, kıyamete kadar insanlığa yol gösterecek büyük dersler barındıran bir hakikat mektebidir. Muharrem ayının onuncu günü yaşanan bu elim hadise, yalnızca bir matem günü değil; hakkın, adaletin, fedakârlığın ve izzetli duruşun sembolüdür.

Muharrem ayı, Allah Resûlü'nün (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Allah'ın ayı" diye nitelendirdiği mübarek bir aydır. Bu ayın içerisinde yer alan Aşure günü ise hem ilahî ihsan ve ikramların tecelli ettiği hem de ümmetin hafızasında derin izler bırakan hadiselerin yaşandığı müstesna bir gündür. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu günde oruç tutmuş, ümmetine de tavsiye etmiş ve Aşure orucunun büyük faziletlerinden bahsetmiştir.

Ancak Aşure günü denildiğinde Müslümanların zihninde ilk canlanan hadiselerden biri de Kerbelâ'dır. Hicrî 61 yılında meydana gelen bu elim olayda, Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sevgili torunu Hazret-i Hüseyin (Radıyallahu Anh) ve beraberindeki seçkin müminler şehadet şerbetini içmişlerdir.

Kerbelâ hadisesi sıradan bir tarihî olay değildir. Olayın faillerine baktığımızda dünya sevgisinin ve makam hırsının insanı ne denli körleştirebildiğini görüyoruz. Kalbini dünya tutkusu kaplayan insan, zamanla adalet duygusunu, merhametini ve vicdanını kaybedebilir. Kerbelâ, bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Peygamber torununa kıyabilecek kadar ileri gidenlerin ortak özelliği, dünya menfaatlerini hakikatin önüne geçirmiş olmalarıdır.

Hazret-i Hüseyin ise bütün insanlığa izzetli bir duruşun ne olduğunu göstermiştir. O, sonunun şehadet olduğunu bilmesine rağmen hakkı savunmaktan geri durmamış, zulme rıza göstermemiştir. Onun hayatı ve Kerbelâ'daki mücadelesi, Müslümanlara hakkın yanında yer almanın bazen ağır bedeller gerektirdiğini öğretmektedir. Bu sebeple Kerbelâ, yalnızca bir matem değil; aynı zamanda bir direniş, fedakârlık ve sadakat destanıdır.

Hazret-i Hüseyin'in dillere destan olan "Heyhât mine'z-zille" anlayışı, yani "Zillete boyun eğmek bizden uzaktır." düsturu, çağları aşan bir mesaj taşımaktadır. Bu söz, yalnızca Kerbelâ meydanına değil; her dönemde zulümle karşı karşıya kalan insanlara hitap etmektedir.

Bugün de dünyanın farklı bölgelerinde mazlumların gözyaşı akmakta, hak ve adalet mücadeleleri devam etmektedir. Özellikle Gazze'de yaşananlar, Kerbelâ'nın mesajının sadece geçmişe ait olmadığını bir kez daha göstermektedir. Dünyanın gözü önünde ağır bedeller ödeyen Gazze halkı, bütün imkânsızlıklara rağmen yurtlarını, değerlerini ve onurlarını korumaya çalışmaktadır. Elbette Kerbelâ ile günümüzde yaşanan hadiseler birebir aynı değildir; ancak zulme karşı direnme, hakkı savunma ve ağır bedeller karşısında teslim olmama noktasında Gazze'nin ortaya koyduğu direniş, Kerbelâ'nın çağlara bıraktığı mesajı hatırlatmaktadır. Kerbelâ bize makam uğruna ilkelerden vazgeçmemeyi, menfaat uğruna hakikati terk etmemeyi ve şartlar ne olursa olsun adaletin yanında durmayı öğretmektedir.

Çocuklarımıza Hazret-i Hüseyin'in cesaretini, fedakârlığını ve hakkaniyetini anlatmalı; kız çocuklarımıza Hazret-i Zeyneb'in sabrını, metanetini ve vakur duruşunu örnek göstermeliyiz. Çünkü Kerbelâ'yı anmak, sadece bir tarihî olayı hatırlamak değil; onun bize bıraktığı mesajı yaşatmakla anlam kazanır.

Kerbelâ'nın çağlara seslenen en büyük mesajı şudur: Hak ile bâtıl mücadelesi dün olduğu gibi bugün de devam etmektedir. Ne Hüseyinler tükenmiştir ne de Yezidler... Bize düşen, Hazret-i Hüseyin'in safında yer almak; onun temsil ettiği hakikat, adalet ve izzet davasını hayatımızın rehberi hâline getirmektir.

Rabbimiz bizleri hakkın yanında duran, zulme karşı sessiz kalmayan, Hazret-i Hüseyin'in izinden giden kullarından eylesin.