Son yıllarda İslâm'ın mukaddes değerlerine yönelik saldırılar, "mizah", "sanat", "eleştiri" ve "ifade özgürlüğü" kisvesi altında meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Allah Teâlâ'yı, Resûlullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem), Kur'ân-ı Kerîm'i ve İslâm'ın şeâirini alay konusu yapmak ne mizah ne de özgürlüktür. Bu, milyonlarca Müslümanın en kutsal değerlerini bilinçli şekilde hedef alan açık bir saygısızlık ve manevî bir saldırıdır.

Daha dikkat çekici olan ise bu tür eylemlerin münferit hadiseler olmaktan çıkıp belirli aralıklarla tekrar edilmesidir. Bu durum, asıl amacın güldürmek değil; kutsalı sıradanlaştırmak, dinî hassasiyetleri aşındırmak ve özellikle genç nesillerin zihninde mukaddesata duyulan hürmeti zayıflatmak olduğunu göstermektedir. Tarih boyunca hakka karşı çıkanların başvurduğu yöntemlerden biri olan istihza, bugün farklı araçlarla yeniden sahneye konulmaktadır.

Şüphesiz mizah, insanın tabiatında bulunan ve doğru kullanıldığında düşündüren, tebessüm ettiren ve topluma fayda sağlayan meşru bir anlatım biçimidir. Nitekim Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zaman zaman latife yapmış; ancak hiçbir zaman yalan söylememiş, kimseyi aşağılamamış ve dinin mukaddesatını mizah konusu edinmemiştir. Bir hadis-i şerifte, "Ben de latife yaparım; fakat haktan başkasını söylemem." buyurarak mizahın doğruluk ve edep sınırları içinde olması gerektiğini göstermiştir.

Bugün ise "mizah" adı altında yapılan birçok paylaşım, gerçekte mizah değil; hakaret, tahkir ve mukaddes değerleri itibarsızlaştırma çabasıdır. Çünkü gerçek mizah güldürmeyi amaçlarken, mukaddesata yönelik bu saldırıların amacı çoğu zaman dinî hassasiyetleri zayıflatmak, saygıyı azaltmak ve kutsal olanı değersiz göstermektir.

Bugün yaşananlar da geçmişten farklı değildir. Değişen sadece kullanılan araçlardır. Dün pazar yerlerinde ve meclislerde yapılan istihza, bugün ekranlarda, karikatürlerde, dijital platformlarda ve sosyal medyada yapılmaktadır. Hedef ise değişmemiştir: Mukaddes değerleri itibarsızlaştırmak, Müslümanların inançlarını zayıflatmak ve toplumun manevî direncini kırmak.

Müslüman ise bu tür saldırılar karşısında iki büyük yanlıştan uzak durmalıdır. Birincisi, bu saldırıları normal görmek ve "Şakadır." diyerek önemsizleştirmektir. Çünkü zamanla tekrar edilen alay, kalplerdeki saygıyı zayıflatabilir.

İkincisi ise mukaddesata yönelen bu sistematik saldırıları görmezden gelmek ve hiçbir tepki göstermemektir. Zira hakaret karşısındaki kayıtsızlık, hakaret edenleri cesaretlendirir; sessizlik ise çoğu zaman saldırganlar tarafından rıza veya zafiyet olarak okunur. Mümin, dininin izzetini koruma sorumluluğunu taşıdığını unutmadan, hikmet ve meşruiyet çerçevesinde tepkisini ortaya koymalıdır.

Bu noktada özellikle gençlere büyük görev düşmektedir. Sosyal medyada dinî değerlere hakaret içeren içeriklerin yayılmasına katkı sağlamamak, onları eğlence malzemesi olarak paylaşmamak ve bu tür yayınlara prim vermemek gerekir. Çünkü bir içeriğin milyonlara ulaşmasının en önemli sebebi, onu izleyen ve paylaşanlardır.

Aynı şekilde ailelere, eğitimcilere ve ilim ehline de önemli sorumluluklar düşmektedir. Genç nesillere sadece dinî bilgiler değil; Allah sevgisi, Resûlullah sevgisi, Kur'ân-ı Kerîm'e hürmet ve mukaddesata saygı şuuru da kazandırılmalıdır. Mukaddesatını seven bir nesil, onu alay konusu yapan anlayışlara karşı daha bilinçli, daha dirençli ve daha sağlam bir duruş sergileyecektir.

Mizah ile hakaret arasındaki çizgiyi doğru belirlemek gerekir. İnsanların günlük hayatını, sosyal aksaklıkları veya bireysel kusurlarını hicvetmek başka; Allah'ın diniyle, Resûlü ile, Kur'ân-ı Kerîm'le ve İslâm'ın şeâiriyle alay etmek ise bambaşka bir şeydir. Birincisi mizah olarak değerlendirilebilir; ikincisi ise inançlara yönelik açık bir saldırıdır.

İfade özgürlüğü, başkalarının en kutsal değerlerine hakaret etme hakkı vermez. Gerçek medeniyet, farklı inançlara saygıyı esas alır. Mukaddesatı hedef alan hakaretleri özgürlük kisvesi altında meşrulaştırmaya çalışmak ne insan haklarıyla ne hukukla ne de örfî değerlerle bağdaşır.

Unutulmamalıdır ki Allah'ın dinini, Resûlü'nü ve mukaddes değerlerini hedef alan istihza hiçbir zaman masum bir mizah değildir. Bu, hak ile bâtıl arasındaki kadim mücadelenin günümüzdeki tezahürlerinden biridir. Müslümanlar böyle saldırılar karşısında ne yılgınlığa kapılmalı ne de mukaddesatlarının değersizleştirilmesine sessiz kalmalıdır. Hikmetle, ilimle, hukuk içinde ve vakarla dinlerine sahip çıkmalı; hakikati anlatmaya devam etmelidirler. Çünkü mukaddesata sahip çıkmak, sadece bir tepki meselesi değil; imanın, izzetin ve kulluk şuurunun tabiî bir gereğidir.