6 Şubat depremleri yalnızca binaları yıkmadı; birçok insanın vicdanını, ön yargılarını ve samimiyetini de ortaya çıkardı.

Asrın felaketinde milyonlarca insan can derdindeyken, bir kesim enkaz altında kalan insanları değil, ideolojik hesaplarını düşündü. Sosyal medyada günlerce öyle bir atmosfer oluşturuldu ki, sanki deprem bölgesinde devlet yoktu, muhafazakâr sivil toplum kuruluşları yoktu, sadece birkaç "seküler kahraman" vardı.

Hepinizin malumudur o süreçte en çok öne çıkan isimlerden biri de Haluk Levent ve Ahbap Derneği oldu.

Öyle bir algı inşa edildi ki, sanki deprem bölgesini tek başına ayağa kaldırmıştı. Oysa gerçek bambaşkaydı. Umut Kervanı ve Yetimler Vakfı, İHH, Beşir Derneği, Hayrat Vakfı, Deniz Feneri ve ismini sayamadığımız onlarca İslami sivil toplum kuruluşu günlerce, haftalarca, aylarca bölgede çalıştı. Sıcak yemek dağıttılar, çadır kurdular, konteyner kentler oluşturdular, çocuklarla ilgilendiler, yetimlere sahip çıktılar, ihtiyaç sahiplerine ulaştılar.

Fakat bunların hiçbiri sosyal medyada gündemi olmadı. Çünkü mesele yardım değildi. Mesele, kimin yardım ettiğiydi.

Türkiye'de kendisini "çağdaş", "seküler", "ilerici" diye tanımlayan belli bir kesim, muhafazakâr kimliği olan hiçbir kuruma güvenmek istemedi. Yardımın doğru yere ulaşıp ulaşmadığından çok, yardımın hangi kimlik üzerinden ulaştırıldığıyla ilgilendiler. Muhafazakâr bir vakfa bağış yapmaktansa, sosyal medyanın parlatıp önlerine koyduğu isme yöneldiler.

Kumar bağımlılığı geçmişiyle bilinen bir isme güvenmeyi tercih ettiler. İzmir Marşı okuyarak oluşturulan atmosferin arkasına sığındılar ve gerçekten depremzedelere yardım etmek isteyen milyonlarca insanın bağışlarını sorgulamadan tek bir adrese yönlendirdiler.

Yıllarca muhafazakâr vakıfları "Acaba paralar nereye gidiyor?" diye suçlayanlar, söz konusu kendi ideolojik olarak yakın hissettikleri isim olunca en temel sorgulamayı bile yapmadılar. Çünkü onların ölçüsü şeffaflık değil, ideolojik yakınlıktı.

Haluk Levent ve Ahbap Derneği hakkında; "dernek hesaplarından şüphelilere yüksek tutarlı para aktarıldığı, dernek mali kayıtlarında usulsüzlük bulunduğu, bazı para transferlerinin kaynağının açıklanamadığı, dernek adına edinildiği öne sürülen bazı taşınmazların üçüncü kişiler üzerine tescil edildiği ve bu taşınmazlarla ilgili dikkat çeken devir işlemlerinin" yapıldığı yer alıyor. Ayrıca, Haluk Levent'in kullanımında olduğu öne sürülen hesaplar üzerinden yüksek tutarlı yasal bahis işlemleri gerçekleştirildiği de iddialar arasında bulunuyor. Bu iddiaların yargı sürecinde kesinleşmediğini ve hukuki sürecin devam ettiğini belirtmek gerekir.

Bu iddialar doğruysa, ortada sadece bağışların kötüye kullanılması değil; milyonlarca insanın güveninin istismarı vardır. Böyle bir durumda en büyük zararı yalnızca depremzedeler değil, iyi niyetle bağış yapan insanlar da görmüş olur.

Fakat burada asıl sorulması gereken soru şu:

Aynı iddialar muhafazakâr kimliğiyle bilinen bir dernek başkanı hakkında ortaya çıksaydı ne olurdu?

Televizyon ekranları günlerce bunu konuşmaz mıydı?

Gazeteler manşetlerini bununla doldurmaz mıydı?

Sosyal medya günlerce "Bunların hepsi böyle." diyerek bütün İslami vakıfları hedefe koymaz mıydı?

Kimse dürüstçe "Soruşturmanın sonucunu bekleyelim." der miydi?

Hepimiz cevabını biliyoruz.

Çünkü bu ülkede bazı insanlar yaptıklarıyla değil, kimlikleriyle yargılanıyor.

Muhafazakâr biri aynı suçu işlediğinde hesap bütün İslam'i camiaya kesiliyor. Ama seküler çevrelerden biri hakkında iddialar ortaya atıldığında, aynı çevreler bir anda sus pus kesiliyor.