Sahte görseller, manipüle eden oyunlar, parlatılmış hayatlar, kurgulanmış mutluluklar…
Ekranlardan üzerimize boca edilen bu dünya, masum bir eğlence alanı gibi sunuluyor. Oysa gerçekte, özellikle çocukların ve gençlerin zihinlerine damla damla zerk edilen bir dijital zehirle karşı karşıyayız.
Bugün alkolün, uyuşturucunun, maddenin ne kadar tehlikeli olduğunu biliyoruz. Afişler asılıyor, kampanyalar yapılıyor, aileler uyarılıyor. Peki ya dijital bağımlılık?
En az onlar kadar yıkıcı olan bu tehlike neden hâlâ “normal”, “kaçınılmaz” hatta “gerekli” gibi gösteriliyor?
Zevk ve eğlence endüstrisi, gençleri önce alıştırıyor, sonra bağımlı hâle getiriyor. Ardından da onların dikkatinden, zamanından ve ruh sağlığından nemalanıyor. Oyunlar, sosyal medya platformları ve dijital içerikler tesadüfen bağımlılık yapmıyor. Aksine, bu sistemler bilinçli olarak tasarlanıyor. Algoritmalar, insan psikolojisinin en zayıf noktalarını hedef alıyor: merak, onaylanma ihtiyacı, görünür olma arzusu, ödül beklentisi…
Bir çocuk ekran başında geçirdiği her saatle sadece zaman kaybetmiyor.
Duygusal dayanıklılığını, dikkat süresini, gerçek hayatla kurduğu bağı yavaş yavaş yitiriyor.
Dijital dünya, “zararsız” bir oyun alanı gibi gösterilirken; çocukları ve gençleri sessizce dönüştürüyor. Sabırsız, tahammülsüz, sürekli uyarılma isteyen, gerçek hayatta çabuk sıkılan bireyler ortaya çıkıyor. Gerçek ilişkiler yorucu geliyor, yüz yüze iletişim zorlaşıyor. Çünkü ekranlar, ilişkileri de tüketime uygun hâle getiriyor.
Beğeni sayısı, takipçi miktarı, izlenme oranları…
Bir neslin özgüveni rakamlara bağlanıyor.
Daha tehlikelisi ise şudur: Bu bağımlılık çok hızlı yayılıyor ve çoğu zaman fark edilmiyor. Çünkü bağımlılık; iğneyle, hapla, şişeyle gelmiyor. Renkli ekranlarla, eğlenceli videolarla, “sadece biraz daha” denilerek geliyor. Aileler çocuklarının odasında sessizce oturmasına seviniyor. Oysa o sessizliğin içinde bir zihinsel kuşatma yaşanıyor.
Çocuklar maruz kaldıkları içeriklerin çoğunu sorgulayacak yaşta değil. Sahte beden algıları, çarpık başarı hikâyeleri, tüketimi yücelten mesajlar ve değerleri aşındıran dil; fark edilmeden bilinçaltına yerleşiyor. Zamanla bu içerikler, çocuğun dünyayı algılama biçimini şekillendiriyor.
Bu noktada asıl soru şu:
Biz gerçekten farkında mıyız?
Dijital bağımlılık sadece bireysel bir sorun değildir. Bu, toplumsal bir meseledir. Ruh sağlığını, aile yapısını, eğitim sistemini ve gelecek kuşakları doğrudan ilgilendirir. Ancak ne yazık ki hâlâ yeterince ciddiye alınmıyor. Çünkü dijital dünya büyük bir ekonomi. Çünkü dikkat, çağımızın en değerli metası. Ve bu metanın bedelini en ağır şekilde çocuklar ödüyor.
Elbette teknoloji düşmanlığı yapmak çözüm değil. Dijital dünyayı tamamen dışlamak da mümkün değil. Asıl mesele, kontrolü kimin elinde tuttuğu. Çocuk mu ekranı yönetiyor, yoksa ekran mı çocuğu?
Eğer bu soruya dürüstçe cevap vermezsek; yarın bağımlılık, yalnızlık, depresyon ve kimlik karmaşasıyla boğuşan bir nesli konuşuyor olacağız. O zaman da “Nasıl oldu?” diye sormanın hiçbir anlamı kalmayacak.
Dijital zehir sessizdir.
Ama etkisi derindir.
Ve zamanında fark edilmezse, geri dönüşü çok zor olan izler bırakır.