"Yazıya böyle başlık mı olur?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim…

Evet, en uygun başlık tam da bu.

Amerika Birleşik Devletleri mi, Abdullah Öcalan mı,

Mazlum Abdi mi?

Aslında soruların cevabı daha en baştan verilmiş oluyor. Suriye'de, özellikle Kürt coğrafyasında sahada ve siyasette en fazla belirleyici olan gerçeklik, bu "abd" şeklindeki üç harfli yapıdır.

Abd'in biri devrimci fikirler adına kendi halkının inancını, geleneğini, göreneğini ve tarihsel asaletiyle bağını koparmayı seçti.

Diğer ABD ise kim olursa olsun hedeflerine ulaşmak için herkesi kullanabileceğini askeri, stratejik ve ekonomik her türlü desteği verip işi bitince de tereddütsüz kenara atabileceğini defalarca gösterdi.

Kimi Abd-i'ler de yeter ki güç benim olsun diyerek kendi özgür iradesiyle hareket etmek yerine başkalarının abdi olmayı meşru gördü, bu uğurda kendi halkının canını hiçe saymayı güç ve para adına her yolu mubah görmeyi tercih etti.

Bölge halkının yıllardır çektiği acıların önemli bir kısmı da esasen bu üç harfli yapılardan kaynaklandı.

İnsan, kendi halkını uyandırdığında, bilinçlendirdiğinde, yol gösterdiğinde ve haksızlığa karşı duracak bir irade kazandırdığında hiç kuşkusuz değerli bir iş yapmış olur.

Özgür iradeleriyle mücadele eden ve bağımsız bir yapı oluşturanlar tarihte kahraman olarak anılmış, sonraki nesiller de bu direniş mirasını örnek almıştır.

Ancak unutulmamalıdır ki "boş çuval ayakta durmaz!" İçi dolu olmayan, değer üretmeyen ve halkın iradesine dayanmayan hiçbir yapı kalıcı olamaz, boynu eninde sonunda bükülür.

Buna rağmen kimi çevreler,

"Krala yaslanmayın, düşersiniz" derken kendilerince Büyük Krala yaslandıklarında düşeceklerini bilmiyorlar mıydı? Bu güruh, tüm gerçekleri çok iyi bildiği hâlde hâlâ eski teraneleri tekrar etmekte ısrar etmektedir.

Hakikati görmek ve ona göre hareket etmek için daha ne kadar bedel ödenmelidir?

Daha kaç gencin canı, hesabı sorulmadan heba edilmelidir?

Yıllarca Suriye sahasında birlikte hareket eden bu üç harfli koalisyon, bugün gelinen noktada ayrı ayrı pozisyonlara savrulmuş, hatta çatışma ihtimali taşıyan bir tabloya sürüklenmiştir.

Bu durum, dışa bağımlı siyasetlerin kaçınılmaz sonucudur. Tarih defalarca göstermiştir ki kendi gücüne dayanmayan hiçbir hareket kalıcı bir özgürlük üretemez, dış desteklerle ayakta durmaya çalışan yapılar, günü geldiğinde aynı güçler tarafından gözden çıkarılır.

Bugün gelinen noktada asıl sorun, yaşanan onca acıya rağmen hâlâ aynı döngünün tekrar edilmesidir. Aynı aktörler, aynı vaatler, aynı bağımlılıklar… Buna rağmen farklı sonuçlar beklemek, yalnızca kendini kandırmaktır. Yalnızca deliler, aynı eylemi yapıp farklı sonuç beklerler.

Halkın iradesiyle örtüşmeyen, sahici bir toplumsal karşılığı olmayan her yapı, ne kadar silahlanırsa silahlansın ya da ne kadar dış destek alırsa alsın "düdük ötünce" eninde sonunda meşruiyetini yitirir.

Çünkü güç, yalnızca askeri ya da siyasi üstünlükle değil, ahlaki duruş, toplumsal rıza ve tarihsel haklılıkla kalıcı hâle gelir.

Gençlerin kanı üzerinden kurulan her hesap, yarının ağır vicdan yükü olarak bu yapıların önünde duracaktır. Hesabı sorulmayan her ölüm, görmezden gelinen her bedel, yeni kırılmaların ve daha derin travmaların zeminini hazırlar.

Halk adına karar verdiğini iddia edenlerin, önce halka karşı sorumluluklarını yerine getirmesi gerekir. Aksi hâlde "kurtuluş" söylemi, yalnızca iktidar mücadelelerini meşrulaştıran boş bir slogandan ibaret kalır.

Bu nedenle artık yüzleşme zamanıdır. Ne isimlerin ne sembollerin ne de üç harfli kısaltmaların arkasına saklanmadan açık, dürüst ve halk merkezli bir muhasebe yapılmalıdır.

Gerçek kurtuluş ne bir lider kültünde ne de küresel güçlerin geçici ajandalarında gizlidir.

Gerçek özgürlük, halkın kendi gücüne, örgütlü bilincine ve bağımsız iradesine dayanmakla mümkündür.

Aksi her yol, ne kadar süslü anlatılırsa anlatılsın, halkı aynı acıların etrafında döndürmekten başka bir sonuç üretmeyecektir.