"Artık hiçbir şey heyecanlandırmıyor beni. İyi bir şey olsa da aynı hissediyorum, kötü bir şey olsa da... Sanki hayatın seyirci koltuğundayım ve kendi sahnemi uzaktan izliyorum..."

Klinik odamın koltuğunda son zamanlarda danışanlarımdan en sık duyduğum duygu kalıplarından biri bu. Ne derin bir öfke patlaması ne gözyaşları içindeki bir hüzün... Sadece devasa bir boş vermişlik, umursamazlık ve duygusal tepkisizlik.

Çevrelerindeki insanlar bu tabloyu genellikle "tembellik", "sorumsuzluk" ya da "nankörlük" olarak etiketlemeye meyillidir: "Neyin eksik ki? Her şeyin var, niye bu kadar ilgisizsin?"

Oysa bir psikolog gözüyle o donuk bakışların ardına baktığımda gördüğüm şey şımarıklık değil; kapasitesinin çok üzerinde strese maruz kalmış, aşırı uyarılmış ve en sonunda şalteri indirmek zorunda kalmış bir zihin ve sinir sistemidir.

Psikoloji literatüründe bu duruma "öğrenilmiş çaresizlik", "duygusal küntleşme" ya da Polivagal Kuram çerçevesinde "donma (freeze) yanıtı" deriz.

Zihin Neden Şalteri İndirir?

Bir insan neden her şeye karşı ilgisizleşir? Neden bir zamanlar tutkuyla bağlı olduğu işe, ilişkiye veya hayallere karşı bir anda "Aman, ne olursa olsun" demeye başlar?

İnsan beyni, sürekli tehdit, belirsizlik, hayal kırıklığı ve kontrol edemediği stres altında kaldığında inanılmaz bir savunma mekanizması geliştirir. Tıpkı elektrik şebekesindeki ani voltaj yükselmelerinde evin sigortasının atması gibi; sinir sistemi de yoğun duygusal acıdan ve hayal kırıklığından korunmak için duygusal şalteri indirir.

Umursamazlık, aslında zihnin "Artık daha fazla yaralanmaya tahammülüm yok" deme şeklidir.

Kişi bir şeyleri önemsemeyi bıraktığında, hayal kırıklığına uğrama riskini de sıfırlamış olur. Yani o çok eleştirilen "boş vermişlik", özünde son derece ilkel ve çaresiz bir psikolojik zırhtır.

Bir Vaka Örneği: Danışanım Bey ve "Görünmez Zırh"

Yetişkin bir Danışanım , kurumsal bir şirketin kıdemli bir yöneticisi olarak çalışıyordu. Şirketteki yoğun mesailere, bitmek bilmeyen revizyonlara ve karşılığını alamadığı emeklere yıllarca ses çıkarmadan göğüs germişti. Ancak bana başvurduğunda, sadece işine karşı değil, eşine ve çok sevdiği hobilerine karşı da tam bir ilgisizlik içindeydi.

Bana ilk seansımızda şöyle demişti: "Hocam, eskiden bir proje ters gittiğinde hırsımdan uyuyamazdım. Şimdi patron bağırsa da, proje batsa da içimde tık yok. Eşim 'Beni artık sevmiyor musun?' diye soruyor, 'Seviyorum herhalde' diyorum ama içimde en ufak bir duygu kıpırtısı hissetmiyorum. Ben robotlaştım mı?"

Danışanım robotlaşmamıştı; Danışanımın zihni yıllarca sürdürdüğü "savaş ya da kaç" mücadelesinden bitap düşmüş ve sistem kendini kapatmıştı (donma modu). Yıllarca "Daha çok çabalarsam düzelir" diyerek sınırlarını zorlamış, ancak hiçbir şeyi değiştiremediğini gördüğünde zihni tek çareyi "hissizleşmekte" bulmuştu.

Danışanım ile seanslarımızda öncelikle bu umursamazlığın bir "kusur" değil, sistemin kendini imha etmesini önleyen bir güvenlik supabı olduğunu kabul ettik. Danışanım , bastırdığı hayal kırıklıklarını ve öfkesini seans odasında güvenle ifade etmeye, hayatındaki sınırı aşan insanlara "hayır" demeye başladıkça; o katılaşmış zırh yumuşamaya başladı. Duygusal acıyı hissetmeye cesaret ettiği an, neşeyi ve heyecanı da yeniden hissetmeye başladı.

Duygusal Küntleşmeden Çıkış Rehberi

Eğer siz de son zamanlarda hayata karşı derin bir ilgisizlik ve "boş vermişlik" duygusu içindeyseniz, ruhsal sisteminizi yeniden canlılığa kavuşturmak için şu adımları hatırlamakta fayda var:

  1. Kendinizi Tembellikle Suçlamayı Bırakın: Boş vermişlik bir karakter kusuru değil, bir tükenmişlik belirtisidir. Kendinize kızmak yerine, "Bedenim ve zihnim bana ne anlatmaya çalışıyor? Nerede çok fazla yıprandım?" sorusunu sorun.
  2. Kötü Duygulara Alan Açın: Hissizliğin panzehiri hemen "mutlu olmak" değildir. Hissizlik, üzüntüden ve öfkeden kaçtığımız için oluşur. Ağlamaktan, hayal kırıklığınızı kabul etmekten korkmayın. Unutmayın; zihin olumsuz duyguları uyuştururken, olumlu duyguları uyuşturmadan bırakamaz.
  3. Küçük Ve Somatize Edilmiş Adımlarla "An"a Dönün: Sinir sistemi donma modundayken devasa hedefler koymak durumu ağırlaştırır. Sadece duyularınızı uyandıracak küçük eylemler yapın: Soğuk suyla yüzünüzü yıkamak, çıplak ayakla toprağa basmak, sadece 5 dakika yürümek... Beden harekete geçtikçe zihin de o uyuşukluktan sıyrılır.
  4. Kontrol Edebileceğiniz Alanlara Odaklanın: Umursamazlık, "Hiçbir şeyi değiştiremiyorum" inancından beslenir. Dünyayı veya başkalarını değiştiremezsiniz ama bugün ne yiyeceğinizi ne zaman uyuyacağınızı ve kime sınır çizeceğinizi kontrol edebilirsiniz.

Unutmayın: Yaşamın zıttı ölüm değil, tepkisizliktir. Rüzgâr estiğinde bükülmeyen ağaçlar kırılır; insan ruhu da fırtınalara karşı kaskatı kesildiğinde canlılığını kaybeder.

Bugün, o devasa zırhın arkasına saklanıp hayata karşı "Bana ne" demek yerine; incinmeyi, yanılmayı ve yeniden hissetmeyi göze almaya ne dersiniz? Çünkü canınızın acıyabilmesi, hâlen hayatta ve iyileşmeye hazır olduğunuzun en somut kanıtıdır.

Haftaya, içsel canlılığımızı ve neşemizi yeniden kazanmanın yollarını konuşacağımız bir başka yazıda buluşmak dileğiyle...