Asgarî ücret artışı, ülkenin çok büyük bir kesimini doğrudan ya da dolaylı biçimde etkileyen, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda toplumsal bir meseledir. Her yıl olduğu gibi bu yıl da asgarî ücret günlerce konuşuldu, tartışıldı, ekranlarda ve masalarda rakamlar üzerinden sayısız yorum yapıldı. Nihayetinde 2026 yılı için belirlenen net asgarî ücret 28 bin 75 lira olarak açıklandı. Rakam artık herkesin zihninde yerini aldı. Ancak asıl mesele, bu rakamın kaç lira olduğundan ziyade, bu parayla nasıl bir hayat kurulabileceğidir.

Asgarî ücret, milyonlarca çalışan için yalnızca bir maaş değil; evin kirası, mutfağın alışverişi, faturalar, çocukların okul masrafları ve sağlık giderleri demektir. Bu nedenle açıklanan her yeni rakam, sadece bir gelir artışı olarak değil, aynı zamanda yeni bir geçim hesabı olarak görülür. Bugün pek çok hanede kalem kalem hesaplar yeniden yapılıyor. Giderler tekrar gözden geçiriliyor, zorunlu olanla ertelenebilecek olan birbirinden ayrılmaya çalışılıyor. Gelirin artması elbette önemlidir ve kısa vadede kısmi bir rahatlama sağlayabilir. Ancak bu rahatlamanın ne kadar süreceği, fiyatların nasıl seyredeceğiyle doğrudan bağlantılıdır.

Asgarî ücretliler açısından mesele son derece açıktır: Gelirin, temel ihtiyaçları karşılayabilmesi ve en azından bu ihtiyaçları satın alma gücünü koruyabilmesidir. Ne var ki Türkiye’de asgarî ücret artışı, çoğu zaman fiyat artışlarının gerisinde kalmaktadır. Kâğıt üzerinde yükselen rakamlar, çarşıya ve pazara çıkıldığında aynı etkiyi göstermemektedir. Açıklanan miktar, daha maaş hesaplara yatmadan erimeye başlamaktadır.

Bu noktada fırsatçı esnaf gerçeği de göz ardı edilemez. Asgarî ücretin Meclis’te konuşulmaya başlandığı günden itibaren pek çok üründe fiyat artışı görülmektedir. Henüz zamlı maaşını almamış olan asgarî ücretli, daha şimdiden artan etiketlerle karşı karşıya kalmaktadır. Çarşı pazarda fiyatlar ateş pahasıdır. Pazarcı esnafına fiyatların neden bu kadar yüksek olduğu sorulduğunda, verilen cevap çoğu zaman aynıdır: “Asgarî ücrete zam geldi.” Oysa zamlı maaş henüz cebe girmemiştir. Vatandaş, artan fiyatların yükünü peşinen taşımaya başlamıştır.

Peki bu maaşla nasıl geçinilecektir? Kira, elektrik, su, doğalgaz, mutfak masrafları, ulaşım giderleri ve çocukların okul ihtiyaçları derken, asgarî ücretin sınırları çok kısa sürede zorlanmaktadır. Üstelik büyük şehirlerde barınma maliyetleri, asgarî ücretin tek başına bir haneyi geçindirmesini neredeyse imkânsız hâle getirmiştir. Bu tablo karşısında asgarî ücret, bir “yaşam ücreti” olmaktan ziyade, giderek “ayakta kalma ücreti”ne dönüşmektedir.

Burada beklentiler meselesi öne çıkmaktadır. Asgarî ücret uzun süredir “geçim ücreti” olarak tanımlanıyor. Bu tanım, insanların sadece hayatta kalmayı değil, makul bir düzen içinde yaşamayı beklediğini göstermektedir. Sürekli ertelenen küçük ihtiyaçlar, tamamen hesap kitapla geçen bir hayat, toplumda ciddi bir yorgunluk ve umutsuzluk oluşturmaktadır. İnsanlar, ay sonunu getirebilmenin ötesinde, insanca bir yaşam standardı talep etmektedir.

Asgarî ücret belirlendi; şimdi esas sorularla karşı karşıyayız. Fiyatlar nasıl seyredecek? Alım gücü korunabilecek mi? Gelir-gider dengesi sağlanabilecek mi? Asgarî ücretli zamlı maaşını Şubat ayında alacak; ancak fiyatlar çoktan etiketlere yansımış durumda. Bu da ücret artışının etkisinin daha ilk aylarda zayıflamasına yol açmaktadır.

Tecrübeler gösteriyor ki, asgarî ücret çoğu zaman altı ay geçmeden erimektedir. Enflasyon karşısında korumasız kalan gelir, yılın ikinci yarısında yeniden geçim sıkıntısını derinleştirmektedir. Bu nedenle asgarî ücret tartışması, yalnızca rakamların açıklanmasıyla sona ermemelidir. Asıl mesele, ücret artışlarının fiyat istikrarı ve alım gücüyle birlikte ele alınmasıdır. Aksi hâlde her yıl aynı döngüyü yaşamaya devam ederiz: Açıklanan rakamlar, yükselen umutlar ve ardından hızla kaybolan alım gücü.

Uzun lafın kısası asgari ücret daha cebe girmeden eriyorsa gerisini varın siz düşünün. Asgari ücretlinin alım gücünü ve ailesi ile birlikte insanca hayatını sürdürebilecek tedbirler alınmalı.