İnsanoğlu dünyaya başıboş bırakılmadı. Allah-u Teâlâ onu kendisine kulluk etsin, kendisinden başka hiçbir otoriteye boyun eğmesin ve hayatını yalnızca O’nun emir ve yasakları doğrultusunda sürdürsün diye yarattı. İnsanın attığı her adımda, aldığı her kararda ilahi rızayı merkeze alması istendi. Yeryüzündeki imtihan tam da bu noktada başladı: Kula kulluk mu, Allah’a kulluk mu?

Ne var ki bu çağrı, tarih boyunca sistematik biçimde bastırıldı. Şeytan ve avaneleri, insanoğluna Allah’ı (c.c.) unutturmak için her yolu denedi. Kimi zaman kaba zorbalıkla, kimi zaman algıyla, kimi zaman da mazlum kılığına girerek… Hakikat çarpıtıldı, sırat-ı müstakim yolu sisle kaplandı. İnsanlara zulüm, “kurtuluş”; sapkınlık ise “özgürlük” diye sunuldu.

Ancak Rabbimiz Rahîm’dir. Kulunu sahipsiz bırakmadı. İnsanlara kendi içlerinden, kendi dillerini konuşan elçiler gönderdi. Elçiler hiçbir ücret talep etmedi. Tek talepleri vardı: Allah’a kulluk. Fakat tarih bize şunu gösterdi; hakikatin dili her zaman en çok ‘kavimlerin önderliğini’ rahatsız etti. Çünkü hakikat, konforu bozar; kurulu düzeni sarsar.

Bu gerçeğin en çarpıcı örneklerinden biri Habîb-i Neccâr kıssasıdır. Yâsîn Suresi’nde anlatılan bu hadise, yalnızca geçmişe ait bir hikâye değil; bugün de defalarca sahnelenen bir insanlık dramıdır. Elçiler ücret istemez, menfaat peşinde koşmaz. Buna rağmen ‘halkın önderliği’ onları yalancılıkla itham eder, halkı kışkırtır, tehdit ve zorbalıkla susturmaya çalışır. Çünkü mesele iman değil, iktidardır. Çünkü mesele hakikat değil, hâkimiyettir.

Ve tam bu noktada sıradan bir adam çıkar karşımıza. Ne bir liderdir ne bir komutan. Şehrin öbür ucundan koşarak gelir. Korkusuzdur, hesapsızdır, samimidir. Hakikatin tarafında durur. Bedelini de canıyla öder. Ona “Cennete gir” denildiğinde söylediği söz ise, bu kıssayı ölümsüz kılar:

“Ah, keşke kavmim bilseydi…”

Bu cümle, intikamın değil merhametin; öfkenin değil hikmetin cümlesidir. Kendisini öldürenler için bile kin tutmayan bir iman olgunluğunun ifadesidir. İşte gerçek önderlik tam da budur: Halkını ateşe atan değil, halkı için yanmayı göze alan olmak.

“Bu sahne Kürt halkı için hiç de yabancı değil” diyenler haksız sayılmaz. Bir dönem kendisinden başka hiçbir sese hayat hakkı tanımayan PKK, hakikat adına konuşanları susturdu, tehdit etti, sindirdi. Kendi ideolojik düzenini mutlaklaştırdı. Farklı düşüneni hain, itaat etmeyeni düşman ilan etti. Oysa tarih bize defalarca gösterdi ki; zulüm üzerine kurulan hiçbir yapı kalıcı olmadı, olamaz.

Bugün gelinen noktada bu anlayışın miadını doldurduğu açıktır. Fakat asıl mesele bir yapının çökmesi değil, yerine neyin konulacağıdır. Çünkü boşluklar ya hakikatle dolar ya da yeni bir sapkınlıkla.

Şimdi asıl soru şudur: Kürt halkı kimi takip edecek? Kendi kavmi tarafından katledilse bile “Keşke kavmim bilseydi” diyebilecek bir ahlaka sahip olanları mı, yoksa kendi iktidarı için halkını feda edenleri mi?

Kürt halkına düşen görev nettir:

Merhameti, adaleti ve hakikati merkeze alan; bedel ödemeyi göze alan; iktidar değil hidayet peşinde olan önderlere tabi olmaktır. Çünkü kurtuluş, gür sesli sloganlarda değil; sessizce hakikatin tarafında duranların izindedir.

Zira tarih, her zaman Habîb-i Neccâr’ları değil; onları sindirmeye çalışan ‘önderliği’ utançla hatırlar