Kudüs ve Mescid-i Aksâ, İslam'da derin manevi bir öneme sahip olan ve Müslümanların kalbinde özel bir yer edinmiş mübarek mekanlardır. İslam'ın ilk yıllarından itibaren bu mübarek şehir ve mescid, manevi açıdan büyük bir öneme sahip olmuştur. Sahabe nesli, Kudüs'ü ve Mescid-i Aksâ'yı sadece birer ibadet mekânı olarak değil, aynı zamanda bir inanç ve İslam mücadelesinin sembolü olarak görmüşlerdir. Bu yazıda, sahabenin Kudüs ve Mescid-i Aksâ'ya olan sevgisinin ve bağlılığının ne denli derin olduğunu, bu mübarek mekanların İslam tarihindeki yerini ve sahabenin Kudüs'ü sahiplenmesini ele alacağız.

Mescid-i Aksâ, Kur'an-ı Kerim'de pek çok kez vurgulanan ve mübarek kabul edilen bir mekândır. Özellikle İsra Suresi'nin ilk ayeti, Mescid-i Aksâ'nın İslam'daki kutsiyetini açıkça ifade etmektedir:

"Kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah, her türlü noksandan münezzehtir..." (İsra, 17/1)

Bu ayet, sadece bir mucizenin anlatımı değil, aynı zamanda Mescid-i Aksâ'nın yeryüzündeki mübarek mekânlar arasında özel bir konuma sahip olduğunu vurgular. Ayete geçen "çevresini mübarek kıldığımız" ifadesi, bu bölgenin tarihsel ve manevi olarak bir anlam taşıdığını belirtmektedir. Ashab-ı Kirâm, bu ilahi mesajın ışığında Kudüs'ün ve Mescid-i Aksâ'nın değerini sadece coğrafi değil, bir iman meselesi olarak benimsemiştir.

Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem), Kudüs ve Mescid-i Aksâ'nın ümmet için önemini pek çok kez vurgulamış ve şöyle buyurmuştur:

"Şu üç mescitten başka bir yere (ibadet maksadıyla) yolculuk yapılmaz: Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ." (Buhârî, Salât, 6; Müslim, Hac, 511)

Bu hadis, Mescid-i Aksâ'nın manevi değerini İslam ümmetine hatırlatmakla kalmaz, aynı zamanda orada yapılan ibadetlerin faziletini de ortaya koyar. Hazreti Peygamber'in bu müjdeleri, sahabenin Mescid-i Aksâ'yı koruma ve ziyaret etme arzularını artırmıştır. Bundan dolayı Kudüs ve Mescid-i Aksa'nın Mekke döneminden itibaren sahabenin ilgi odağı haline geldiğini ve onların gözünde ve gönlünde bu toprakların müstesna bir yere sahip olduğunu ifade etmek mümkündür.
Denebilir ki, Hazreti Ömer zamanında gerçekleşecek olan Kudüs fethinin hikâyesi, Müslümanların namazlarını Beytü'l-Makdis'e yönelerek kıldıkları andan itibaren başlamıştır. Binaenaleyh, sahabenin henüz fethedilmeden önce Kudüs'e ve Mescid-i Aksâ'ya hususi ilgi gösterdiği açıkça anlaşılmaktadır.

Sahabenin Kudüs ve Mescid-i Aksâ'ya olan sevgisi, sadece sözde değil, aynı zamanda fiiliyatta da kendini göstermiştir. Sahabe, Kudüs'ün özgürlüğüne kavuşması ve hak ettiği değeri görmesi için büyük mücadele vermiştir. Nihayet mübarek Kudüs, İslam tarihinde Hazreti Ömer (Radıyallahu Anhu) döneminde fethedilmiş ve bu fetih, İslam ahlakının ve adaletinin bir örneği olmuştur. Mübarek Kudüs fethedilince Hazreti Ömer (Radıyallahu Anhu), tüm tehlikeleri göze alarak Kudüs'ü teslim almak için bizzat şehre gitmiş; Kudüs'ü hak ettiği şekilde, tevazu ve adaletle teslim almıştır. Kudüs'ün fethi, sahabe için sadece bir toprak kazanımı değil, aynı zamanda Allah'ın dinine hizmet etmenin bir gereğiydi.

Sahabenin Kudüs'e verdiği önem, onların İslam'ı yaşama ve yaşatma konusundaki cihad ruhunu da ortaya koymaktadır. Onlar için Kudüs, Allah yolunda mücadele etmenin bir simgesi olmuş ve bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamışlardır. Sahabe, Kudüs'ü korumayı ve buradaki İslam izlerini yaşatmayı büyük bir görev olarak kabul etmiştir.

Sahabenin Kudüs ve Mescid-i Aksâ'ya olan sevgisi ve bağlılığı, bugünkü Müslümanlar için bir mihenk taşıdır. Onların bu toprakları koruma ve yüceltme çabaları, bizlere iman, sadakat ve mücadele ruhunu hatırlatmaktadır. Kudüs'e sahip çıkmak, sahabenin izinden giderek İslam ümmetinin değerlerini yeniden canlandırmak demektir.

Kudüs, sadece geçmişin hatırası değil, geleceğin de emanetidir. Sahabenin bıraktığı bu mirasa sahip çıkmak, Müslümanlar için hem bir görev hem de bir şereftir.