Her yaz mevsimi geldiğinde Diyarbakır’ın birçok mahallesinde ve köyünde aynı manzara yaşanıyor. Okul sıralarından yeni kalkan çocuklar, tatilin sevincini yaşamak yerine aileleriyle birlikte binlerce kilometre uzağa, mevsimlik tarım işçisi olarak çalışmaya gidiyor. Adana’da, Sakarya’da, Konya’da, Ordu’da, Düzce’de, Manisa’da… Bir kısmı henüz on yaşına bile gelmeden sıcak tarlaların, çadırların ve ağır çalışma şartlarının içinde hayat mücadelesi veriyor.
Bu tablo sadece ekonomik bir sorun değildir. Aynı zamanda vicdani, ahlaki ve İslami bir imtihandır.
Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
“İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.” (Maide, 2)
Bugün toplum olarak, çocuklarımızın ağır şartlarda çalışmasını seyrediyor, sonra da eğitimde başarıyı konuşuyoruz. Bir tarafta yaz kursları, kitap kampları, bilim atölyeleri… Diğer tarafta güneşin altında saatlerce çalışan, akşam ise yorgunluktan konuşacak hâli kalmayan çocuklar…
Bu iki memleket tablosu kabul edilebilir değildir.
İslam, çocuğu emanet olarak görür.
Resûlullah (sav), “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz.” buyurarak aileye olduğu kadar devlete ve topluma da sorumluluk yüklemiştir. Bir çocuğun eğitimden uzak kalması, sağlığının bozulması, geleceğinin kararması sadece anne-babanın değil; yöneticilerin, kurumların ve toplumun ortak mesuliyetidir.
Mevsimlik tarım işçisi olarak göç eden ailelerin çocukları, çoğu zaman eğitimden kopuyor. Yaz boyunca kitap yerine çapa tutuyor, kalem yerine kasa taşıyor. Dönüşte okula uyum sağlamakta zorlanıyor; akademik başarı düşüyor, devamsızlık artıyor ve birçok çocuk eğitim sisteminin dışına itiliyor.
Daha da acısı, bu çocuklar çoğu zaman temiz suya, yeterli beslenmeye, sağlık hizmetlerine ve güvenli barınma imkânına ulaşamıyor. Çadırlarda geçen aylar; sıcağın, hastalıkların ve belirsizliğin gölgesinde çocukluklarını tüketiyor.
Şu soruyu sormak zorundayız:
Bir toplum, en zayıf halkası olan çocuklarını koruyamıyorsa hangi kalkınmadan söz edebilir?
İslam, emeği kutsar; alın terini yüceltir. Ancak çocukların omuzlarına ağır yük yüklenmesini, onların eğitim ve gelişim haklarının ihmal edilmesini meşru görmez. Çocuk çalıştırmayı normalleştiren değil, çocuğu koruyan bir medeniyetin mensuplarıyız.
Diyarbakır’dan her yıl binlerce ailenin mevsimlik işçilik için göç etmek zorunda kalması da başlı başına üzerinde durulması gereken bir kalkınma meselesidir. İnsanlar memleketini keyfinden terk etmiyor; işsizlik, yoksulluk ve geçim sıkıntısı onları buna mecbur bırakıyor.
Sorun yalnızca tarla değildir; sorun, üretimin adil paylaşılmaması, istihdamın yetersizliği ve sosyal destek mekanizmalarının ihtiyacı karşılayamamasıdır.
Peki çözüm nedir?
Öncelikle Diyarbakır’da kalıcı istihdam alanları oluşturulmalı, ailelerin geçimlerini memleketlerinde sağlayabilecekleri üretim ve sanayi yatırımları artırılmalıdır. Mevsimlik işçi ailelerinin çocukları için yaz eğitim merkezleri kurulmalı; gittikleri bölgelerde Millî Eğitim Bakanlığı, ilgili valilikler ve belediyeler koordinasyon içinde telafi eğitimleri, rehberlik hizmetleri ve sosyal faaliyetler sunmalıdır.
Çadır alanlarında sağlık, temiz su, hijyen, güvenlik ve çocuk koruma hizmetleri eksiksiz sağlanmalıdır. Çocuk işçiliğin denetimleri artırılmalı; aileler yalnızca yasaklarla değil, ekonomik desteklerle de güçlendirilmelidir.
Evet, bugün tarlada çocukluğunu kaybeden bir evlat, yarın toplumun kaybettiği bir değere dönüşebilir.
Bir çocuğun eline kitap yerine çuval, kalem yerine kürek veriliyorsa bu yalnızca o ailenin değil, hepimizin eksikliğidir.
Çünkü çocuklarımızın geleceği, yalnızca ailelerinin değil; ümmetin, milletin ve devletin emanetidir.
Ve emanete sahip çıkmayanlar, bir gün bunun hesabını hem tarihe hem de Allah’a vermek zorunda kalacaktır.