İsrâ ve Mi‘râc, İslâm tarihinin en derin mânâlar taşıyan hadiselerinden biridir. Bu kutlu yolculuk, yalnızca Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yaşadığı mucizevî bir hâdise değil; aynı zamanda ümmete iman, teslimiyet, sabır ve kulluk bilinci kazandıran ilâhî bir mesajdır. İsrâ ve Mi‘râc, müminler için karanlıktan nura açılan bir yol, yorgun gönüller için ilâhî bir teselli kaynağıdır.
İsrâ: Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya
İsrâ, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bir gece Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesini ifade eder. Yüce Allah bu olayı Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle haber verir:
“Kulunu bir gece Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, her türlü noksandan münezzehtir.” (el-İsrâ, 17/1)
Bu yolculuk, İslâm’ın kutsal mekânları arasındaki derin manevî bağı ortaya koyduğu gibi, Mescid-i Aksâ’nın ümmet için taşıdığı merkezi konumu ve sorumluluğu da hatırlatmaktadır. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) burada bütün peygamberlere imam olarak namaz kıldırması, risalet zincirinin kendisiyle tamamlandığını ilan eden güçlü bir ilâhî mesajdır.
Mi‘râc: Yerden Göğe, Kuldan Rabbine
Mi‘râc, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Mescid-i Aksâ’dan semâya yükseltilmesidir. Bu yükseliş, maddî bir yolculuktan ziyade manevî bir yakınlaşma ve ilâhî huzura kabul ediliştir. Resûlullah (s.a.v.), semâ katlarında önceki peygamberlerle buluşmuş, Sidretü’l-Müntehâ’ya ulaşmış ve Allah Teâlâ’nın kelâmına mazhar olmuştur.
Bu kutlu yolculukta ümmete verilen en büyük hediye ise beş vakit namazdır. Namaz, müminin günlük mi‘râcı olarak tarif edilmiş; kulun Rabbiyle kurduğu en sahih ve en diri bağ kılınmıştır.
İsrâ ve Mi‘râc’ın Hikmetleri
İsrâ ve Mi‘râc hâdisesi, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hayatının en zor dönemlerinden biri olan Hüzün Yılında gerçekleşmiştir. Bu yönüyle Mi‘râc, ilâhî bir teselli ve ikramdır. Allah Teâlâ bu mucizeyle Resûlü’nü yalnız bırakmadığını göstermiş, ümmete de şu hakikati öğretmiştir:
Zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık vardır.
Ayrıca İsrâ ve Mi‘râc, akıl ile teslimiyet arasındaki dengeyi öğretir. Bu mucize, her şeyi yalnızca akılla ölçmeye çalışan zihniyetin değil; Allah’a güvenen, O’na teslim olan bir kalbin imanıdır.
İsrâ ve Mi‘râc, sadece geçmişte yaşanmış bir mucize değil; bugünün müminine yöneltilmiş diri ve sarsıcı bir hitaptır. İmanın hayattan dışlandığı, kutsalların yıpratıldığı ve kulun Rabbiyle bağının zayıfladığı her çağda bu hâdise yeniden okunmalı ve yeniden anlaşılmalıdır.
Bugün namaz, birçok müminin hayatında merkezin dışına itilmiş durumdadır. Oysa Mi‘râc’ta farz kılınan namaz, kul ile Rabbi arasındaki en sağlam bağdır. Namazın ihmal edildiği bir hayat, Mi‘râc’ın ruhunu kaybetmiş bir hayattır. Secde zayıfladıkça insan yükselmez; aksine dünyevileşir, ağırlaşır ve savrulur.
İsrâ’nın Mescid-i Aksâ ile tamamlanması ise ümmete açık ve ağır bir sorumluluk yüklemektedir. Bugün Kudüs işgal altındayken, ümmetin duyarsızlığı Mi‘râc bilincinin zayıfladığını göstermektedir. Mescid-i Aksâ’yı yalnızca haber bültenlerinde hatırlamak değil; dua, bilinç, duruş ve tavırla sahiplenmek Mi‘râc’ın bizden istediği bir sorumluluktur.
Mi‘râc aynı zamanda aklın sınırlı, teslimiyetin ise sınırsız olduğunu öğretir. Modern insan, her şeyi ispat ve izah çabasıyla imanını ağır bir yük hâline getirmiştir. Oysa Mi‘râc’a iman, “Anlamasam da Rabbime güvenirim” diyebilen bir kalbin nişanesidir.
Bugün bunalım, huzursuzluk ve kimlik krizleriyle kuşatılmış insanlığa Mi‘râc’ın mesajı açıktır:
Yükseliş gökte değil, secdede başlar.
Allah ile bağı kopan insan, dünyada yükselse bile manen çöker. Mi‘râc, göğe çıkmayı değil; hayatta Allah’ı merkeze almayı öğretir.
İsrâ ve Mi‘râc, iman edenler için yalnızca bir mucize değil; sürekli yenilenen bir çağrıdır:
Yükselmek isteyen, secdeye varmalıdır.
Kul, Rabbiyle bağını kuvvetlendirdikçe yükleri hafifler, yolu aydınlanır. Bu mübarek hâdise, her çağda müminlere umut, direniş ve kulluk bilinci kazandırmaya devam etmektedir.