Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin bir hukuk devleti olduğu yazmaktadır. Bir hukuk devletinin en önemli unsurlarından biri savunma makamıdır. Savunma makamı demek, Avukatlık Kanunu'nun 1. maddesinde belirtildiği üzere avukat demektir. Avukat, hukuk devleti idealini gerçekleştirmeye çalışan ülkelerde olmazsa olmaz unsurlardan biridir. Ancak son dönemde yaşanan bazı olaylar, avukatların bu sistem içindeki rolünün ne yazık ki yanlış anlaşıldığını acı bir şekilde göstermektedir.
Geçtiğimiz günlerde Bursa'da bir meslektaşımızın, bir borçlu tarafından öldürülmesi yalnızca menfur bir hadise değil, aynı zamanda savunma makamına yönelmiş ağır bir saldırıdır. Hukuk devletinde savunma makamını temsil eden bir avukata yönelik saldırı aynı zamanda doğrudan hukuk devletinin kendisini de tehdit etmiştir.
Avukatlık Kanunu'nun 34. maddesinde "Avukatlar, yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmak ve Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlüdürler." hükmü yer almaktadır. Avukatlık Kanunu'nda yer alan avukatların hak ve ödevlerini düzenleyen 34. maddesinde bir avukatın yerine getirmesi gereken vazifeler belirlenmiştir. Bir avukat, kanunun emrettiği vazifeleri üstlendiği işlerde yerine getirmek zorundadır. Aksi takdirde ilgili mevzuat gereği hem tazminat hem de hapis cezasıyla karşı karşıya kalabilmektedir.
Avukat, yüklendiği işleri mesleğin şeref ve haysiyetine yakışacak şekilde yerine getirmek mecburiyetindedir. Ancak bu durum çoğu zaman yanlış yorumlanmaktadır. Neticesinde avukat temsil ettiği tarafla özdeşleştirilmektedir. Oysa avukat, kanunun çizdiği sınırlar içerisinde müvekkilinin haklarını savunmakla mükelleftir. Bu vazife, avukatın hukuk sınırları içinde müvekkili lehine hareket etmesini zorunlu kılar.
Avukatlık mesleğinde yapılan her işlemin bir sonucu bulunmaktadır. Yapılan her işlem doğrudan hukuki sonuç doğurduğu için avukatların sorumluluğu çok ağırdır. Müvekkili lehine hareket eden avukatın davranışları onu ne davanın sahibi yapar ne de dosyanın tarafı haline getirir. Aksine mesleğin onuruna ve vakarına yakışır bir şekilde hareket ettiğini göstermektedir.
Sırf avukatlık mesleğini layıkıyla yerine getirmeye çalıştığı için avukatların hedef alındığı bir dönemden geçmekteyiz. Herhangi bir dosyada avukat taraf değildir, düşman değildir ve hukukun belirlediği sınır dışına çıkamaz. Daha da çarpıcı olanı ise avukatı hedef alan kişilerin, yargı sürecinde kendilerini savunmak için yine bir avukata ihtiyaç duymalarıdır. Bu durum, avukatlık mesleğinin vazgeçilmezliğini açıkça ortaya koyarken aynı zamanda yaşanan çelişkiyi de gözler önüne sermektedir.
Unutulmamalıdır ki savunma makamı, adil yargılanmanın vazgeçilmez bir unsurudur. Avukatın güven içinde görev yapamadığı bir ortamda, adaletin sağlıklı işlemesi mümkün değildir. Bu nedenle avukata yönelen her saldırı, yalnızca bireysel bir suç değil; toplumsal adalet duygusuna yönelmiş ciddi bir tehdit olarak değerlendirilmelidir.
Avukat taraf değildir, düşman hiç değildir. O, yalnızca vazifelidir.



