Seçimlerdeki son durum; ihtimaller ve Filistin'in geleceği hususunda yeni tartışmalara kapı aralıyor.
Binyamin Netanyahu liderliğindeki sağ ve ultra-Ortodoks iktidar bloku yaklaşık 54 sandalye ile yarışı önde götürüyor. Eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki merkez çizgideki muhalefet ("değişim") bloku ise 49 sandalyede kalmış görünüyor.
Netanyahu'nun partisi Likud 27 sandalye ile birinci parti konumunu korurken, en büyük rakibi Eisenkot'un yeni kurduğu Yashar Partisi 21 sandalyeyle ikinci sırada yer alıyor.
İşgal altındaki 1948 topraklarında bulunan Filistinlileri temsil eden Arap partileri (Ortak Liste ve Ra'am) 17 ila 19 sandalye arasında rekor bir yükseliş elde ederek Knesset'te anahtar/kilit konuma yükseldi.
7 Ekim sonrası Gazze, Lübnan ve İran'la yaşanan bölgesel savaşların gölgesinde yapılan bu ilk seçimde seçmen katılımı yüzde 77,7 olarak gerçekleşti. Bu oran 1999'dan bu yana en yüksek katılım düzeyine işaret etti. Burada özellikle de Arap nüfusun belirgin şekilde sandığa gittiği görüldü.
Kesin sonuçların 4 Kasım’a kadar netleşmesi bekleniyor. Ardından işgal rejiminin sözde Cumhurbaşkanı Isaac Herzog parti liderleriyle görüşerek hükümeti kurma şansı en yüksek olan adaya görevi devredecek. Blokların mevcut katı duruşları ve Arap partileriyle ortaklık konusundaki mesafeli yaklaşımları nedeniyle, haftalar sürecek koalisyon pazarlıkları ya da yeniden bir erken seçime sürüklenme en güçlü senaryolar arasında görülüyor.
Siyonistler siyasi bir kilitlenme riskiyle karşı karşıya kalmışken, iktidara gelme ihtimali olan iki isim arasındaki farklar ya da aynılıklar da tartışılıyor.
Siyonist işgal rejiminin sözde başbakanı Netanyahu'nun seçimleri kaybetmesi ne anlama gelecek? Gazze'deki soykırım saldırıları duracak mı, katliamlar bitecek mi?
Elbette bu sorular çoğaltılabilir. Ancak Netanyahu’nun seçimleri kaybetmesi Filistin sokaklarında, siyaset koridorlarında ve mülteci kamplarında "stratejik bir sevinçten ziyade derin bir kuşku" ile karşılanıyor. Onlar biliyor ki işgal tarihi boyunca yaşadıkları bir anda bitmeyecek.
Bir Filistinlinin gözünden bu durum, zafer çığlıklarından çok, "tek bir adamın gidişinin sistemi ne kadar değiştirebileceği" sorusu üzerine kurulan karmaşık katmanlı bir değerlendirmeyi beraberinde getiriyor. Bu değerlendirme temel olarak farklı başlıklar etrafında şekilleniyor.
"Kötünün İyisi" ve maskesiz siyasetin sonu
Netanyahu, Filistinliler için sadece bir siyasetçi değil; son yıllardaki askerî saldırıların, katliam ve soykırımın, abluka politikalarının, Yahudi çetelerinin uyguladığı şiddetinin ve aşırı sağın ikonikleşmiş yüzüdür.
Onu ve arkasındaki Yahudi ırkçısı koalisyon ortakları olan Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi isimleri kaybetmek, Filistinliler için nefes aldıracak psikolojik bir rahatlama anlamına gelebilir. Netanyahu'nun gidişi, şovenist ve "açıkça imha/sürgün" odaklı söylemlerin biraz olsun tonunu düşürebilir.
"Aşırı agresif bir fırtınadan daha kontrollü bir statükoya geçiş mi olacak?"
Ancak Filistinli gözüyle bakıldığında, Netanyahu'nun yerine gelen muhalif isimlerin, örneğin merkez veya eski asker kökenli muhalefet figürlerinin de ideolojik olarak siyonist çizgiden sapmadığı, Filistin devletine karşı oldukları ve Batı Şeria'daki statükoyu korumak isteyeceği bilinir. Bu yüzden Netanyahu'nun gittiği senaryo, büyük bir devrimden ziyade "aşırı agresif bir fırtınadan, biraz daha kontrollü bir statükoya geçiş" olarak görülür.
Siyonist konsensüs ve zihniyet değişmezliği!
Tel Aviv'de siyasi yelpaze ne kadar değişirse değişsin, işgal rejiminin temel politikası Filistinlilerin haklarını görmezden gelmek üzerine kuruludur. Muhalefet liderleri de güvenlik adı altında Gazze'deki askeri saldırıları sürdürme, Batı Şeria'daki Yahudi işgal bölgelerini genişletme veya orada fiili kontrolü elinde tutma konusunda genellikle hemfikirdir.
Dolayısıyla Netanyahu'nun kaybı, Filistinli bir Müslüman için evine dönebilme, Gazze'deki ablukanın tamamen kalkması, Batı Şeria'daki kontrol noktalarının ve duvarların yıkılması anlamına gelmez.
1948 işgal topraklarında yaşayan Filistinliler açısından Netanyahu’nun ve aşırı sağın kaybı, doğrudan hayatta kalma ve güvenlik meselesi olarak da görülebilir. Son yıllarda artan baskın ve gasplar, baskıcı yasalar ve ırkçı dalga nedeniyle Netanyahu rejimi onlar için doğrudan bir tehdit haline gelmişti. Bu nedenle, Netanyahu'nun seçimi kaybetmesinde Arap oylarının veya muhalefet bloklarıyla yapılan stratejik hamlelerin etkili olması, onlara siyasette "etken aktör" olabilecekleri umudunu verir.
Özetle bir Filistinlinin gözünden Netanyahu'nun seçim yenilgisi, "bayram yapacak bir kurtuluş günü" değil, olsa olsa "soykırımın baş aktörünün sahneden çekildiği, ancak zulüm çarkının başka bir vitesle dönmeye devam edeceği" gri bir tablodur.
Seçimlere dair bir diğer ihtimal de soykırımcı Netanyahu'nun istediği sonucu elde ettiği senaryo…
Bu durum, Filistinliler arasında bir şaşkınlık ya da sürprizden ziyade, "beklenen acı gerçekliğin teyidi" olarak değerlendiriliyor. Zira Netanyahu'nun seçimi kazanması Gazze'deki soykırımın onayı anlamına da geliyor.
Filistin topraklarındaki işgal, abluka, baskı ve soykırım politikalarının siyonist Yahudiler tarafından yeniden onaylanması, kanlı sürecin sertleşerek devam edeceği sonucunu doğurur. Netanyahu’nun seçim galibiyeti, Filistinliler için en başta aşırı sağcı, ırkçı ve şovenist söylemlerin siyonistler arasında ne kadar kökleştiğini bir kez daha ortaya koyar.
Filistinliler için bu sonuç, Yahudi çetelerin uyguladığı şiddetin, Filistinlilere ait evlerin yıkılmasının, Batı Şeria’daki "ilhak" adımlarının ve Gazze’deki soykırım saldırılarının siyonistler tarafından ödüllendirildiği anlamına gelir.
Netanyahu’nun yeniden iktidara gelmesi veya iktidarını koruması, "barış süreci" ya da "iki devletli çözüm" gibi kavramların üzerindeki son örtüyü de kaldırdı. Filistinlilerin gözüyle bakıldığında bu seçim sonuçlarıyla birlikte diplomatik illüzyonlar biter, işgalin en sert ve çıplak hali resmiyet kazanır.
Netanyahu iktidarı, aynı zamanda Batı Şeria’da yaşayan Filistinliler için doğrudan toprak kaybı ve güvenlik tehdidinin arttığı anlamına da gelir.
Binyamin Netanyahu'nun Yahudi ırkçısı koalisyon ortaklarıyla hareket etmesi, Yahudi işgal birimlerinin genişlemesine ve Filistin köylerine yönelik saldırıların da süreceğine işaret eder. Bu durum, Filistinlilerin günlük yaşamında daha fazla kontrol noktası, daha fazla geçiş kısıtlaması, toprak gaspı ve yerel halkın kendi toprağından sürülmesi riskinin artması manasına gelir.
Gazze’deki bir Filistinli içinse Netanyahu’nun seçim galibiyeti, insani krizin, ambargonun ve soykırım tehdidinin sürekli kılınması anlamını taşır. Netanyahu, iktidarını konsolide etmek ve sağ seçmeni elinde tutmak adına "güvenlik" odaklı ve "sert güç" kullanımına dayalı politikaları bir araç olarak kullanmaya devam edecektir. Gazze halkı için bu sonuç, süregelen yıkım çarkının dönmeye devam edeceğinin işaretidir.
1948 işgal topraklarında yaşayan Filistinliler açısından da Netanyahu'nun galibiyeti, "Ulus Devlet Yasası" gibi ayrımcı politikaların derinleşmesi demektir. Seçim sonuçları, sistemli ayrımcılık, bütçe kısıtlamaları ve ifade özgürlüğünün daraltılması gibi sorunların artarak devam edeceğine anlamına gelir.
Bir Filistinli için bu seçim sonucu, uluslararası toplumun ve Batılı devletlerin çifte standartlarını da bir kez daha ifşa eder. Sandıktan ultra-sağcı ve soykırım yanlısı bir irade çıksa dahi, Batılı müttefiklerin siyonistlere verdiği askeri ve diplomatik desteğin kesilmeyeceğini bilmek, Filistin halkındaki yalnızlık ve terk edilmişlik hissini pekiştirir.
Özetle bir Filistinlinin gözünden Netanyahu’nun seçimi kazanması "kötü bir kâbusun kaldığı yerden devam etmesi"dir. Bu sonuç Filistinliler için diplomatik yollarla bir çözüm bulma umudunu neredeyse sıfırlarken; direniş, dayanışma ve kendi topraklarında var olma mücadelesinden başka bir seçeneklerinin olmadığı gerçeğini de bir kez daha ortaya koyar.





