ABD ile işgal rejiminin İran’a yönelik ortak hedefinin rejim değişikliği olduğunu belirten Özyaramış, rejim değişikliğinin gerçekleşmemesi halinde ise İran lideri Ali Hamaney sonrası daha uyumlu bir yönetimin iş başına gelmesinin amaçlandığını söyledi.

İran’ın askeri kapasitesi, füze teknolojisi ve nükleer altyapısının da hedef alındığını ifade eden Özyaramış, “Bir ayın sonunda geldiğimiz noktada bu hedeflerin hiçbirinin gerçekleşmediğini görüyoruz. İran’da rejim değişmedi, askerî kapasite tamamen ortadan kaldırılamadı, füze teknolojisi ve nükleer altyapı yok edilemedi.” dedi.

Özyaramış, ABD’nin Orta Doğu’daki petrol havzalarında hakimiyet kurmak, İran petrollerini ve İran’ın etki alanındaki enerji kaynaklarını kontrol altına almak istediğini ifade ederek, işgal rejiminin ise İran’ı kendi varlığı açısından tehdit olarak gördüğünü ve bu nedenle savaşı varoluşsal bir mücadele olarak değerlendirdiğini belirtti.

“ABD rejimi değiştirmek istiyor”

ABD’nin petrol havzalarına hakim olmak ve bölgede kendi hegemonyasına karşı çıkacak güç istemediğini belirten Özyaramış, “Malum olduğu üzere arz-ı mevudun gereği olarak mevcutta Orta Doğu'da Afganistan ile başlayan, Irak ve Suriye ile devam eden, İran ile gelinen süreci yaşadığımız; İsrailin bölgedeki hakimiyetini pekiştirecek, Arz-ı Mevud'u kuracak girişimi teopolitik olarak durum bu. Dolayısıyla savaşın sınırlı mı kalacağı, devam mı edeceği konusunda; eğer siyonizm hedeflerine bu savaşla ulaşırsa savaşlar burada kendi çerçevesinde biter. Eğer bu hedeflerine ulaşamazsa yine bir şekilde bu savaş devam edecektir. 6 ay önce Trump'ın adlandırdığı 12 gün savaşının da bitmediğini bu yeni savaşla görmüş olduk. Tabii buradaki önemli olan konu şu: Savaşın bitmemesi ile alakalı olarak tarafların hedefine rasyonalist bir değerlendirme yapacak olursak tarafların hedeflerine bakmamız gerekiyor. İran tarafını ifade edecek olursak, İran tarafı savunma pozisyonunda olduğu için temel hedefi burada varlığına devam ettirmek için savunma yapmak diye söyleyebiliriz. ABD ve İsrail çerçevesinde baktığımız zaman, işin ABD perspektifinde, işin teopolitik yanından ziyade ekopolitik ve jeopolitik kısmına bakacak olursak; Amerika'nın petrol havzasındaki hakimiyetini tam olarak elde etmek istemesi, Orta Doğu'da kendi hegemonyasına alternatif olabilecek bölgesel bir gücün olmasını istememesi, yine Venezuela'daki petrol yataklarına hakim olduktan sonra iki önemli akış olan İran petrolleri ve İran'ın hinterlandındaki petrol havzalarına hakim olmak ve kendisine süper güç olarak rakip olan Çin'in kaynaklarını kesme noktasında bölgede jeopolitik ve ekopolitik olarak bulunması ve bu savaşa girmesi olarak görüyoruz. israil tarafına bakacak olursak, israil için bölgede kendi varlığını tehdit eden İran'a karşı bir varoluşsal mücadele 7 Ekim sonrası bunun net bir şekilde gösterdi. Somut veriler ortaya koyarak israilin her an varoluşsal bir sıkıntı yaşayabileceğini malum savaşa girerken az önce ifade ettiklerimiz konusunda israilin de ABD'nin de ortak ve farklı şeyleri var, hedefledikleri. Ortak şey, İran'da bir rejim değişiminin olması. İlk olarak rejim değişikliği olmazsa bile B planı olarak Ali Hamaney'in şehadeti sonrası yerine gelecek kişinin de daha uyumlu politikalar yürütecek biri olması; yani rejim değişmeyecek olsa bile kendilerine itaat edecek bir kişi veya kişilerin olması onlar için bir hedefti. İran'ın askeri kapasitesinin yok edilmesiydi. Bir hedefleri de bu hedeflerin içerisinde füze teknolojileri de vardı. Sadece füze teknolojileri değil, ulus devlet olarak nükleer hakkı, nükleer enerji ve altyapısını ve 400 kiloluk zenginleştirilmiş uranyumun ortadan kaldırılması hedefi ile girdiler.” şeklinde konuştu.

“Füze teknolojilerine savaş literatüründe bir yenilik getirmiş oldu”

Füze savunmalarıyla beraber savaş literatürüne bir yenilik geldiğini teorikte de görüldüğünü ifade eden Özyaramış, “Tabii geldiğimiz bir ay itibarıyla bu hedeflerin hiçbirinin gerçekleştirilmediğini görüyoruz. Objektif olarak baktığımız zaman en azından bunların gerçekleştirilmediğini görebiliyoruz. Geldiğimiz noktada Hürmüz Boğazı'nda tek söz sahibi iken şu anda kendine yer arayan bir Amerika'yı görüyoruz. Hatta Trump'ın ifadesi ile kendi yaptığını iddia ettiği barış görüşmelerinde kamuoyuna yansıttığı, ‘Hürmüz Boğazı'nı ben de Ayetullah yöneteceğiz.’ söyleminden hareketle; ‘Ben Ayetullah'a Hürmüz'ü kaptırdım, ben Ayetullah ile beraber burayı yönetmeyi kabul ediyorum.’ gibi bir mesajdı. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisini... Nükleer kapasite olayına bakacak olursak; İran, 12 gün savaşından sonra Amerika ve israil tarafı İran'ın nükleer kapasitesinin tamamen yok edildiğini söylemişti. Buna rağmen 12 gün savaşından İran'ın elde ettiği tecrübe, bu potansiyeli hâlâ muhafaza ettikleri ve etmeye dönük tedbirleri aldıklarını bizler görebiliyoruz. Füze teknolojisine bakacak olursak, füze teknolojileri başlı başına savaş literatüründe bir yenilik getirmiş oldu. Uzun zamandır füze teknolojisinin teori anlamında neler getirebileceğini veya savaşta üstünlük getirebileceği literatürde konuşuluyordu ama pratikte bunun bir örneğini görmemiştik. Şu an pratikte de bunu görmüş olduk. Bunun pratikteki tezahürü, şehit edilen devrim komutanlarından birinin ifadesi ile. ‘Biz düşmanımızın hava üstünlüğünü kabul ediyoruz. Biz düşmanımızla hava üstünlüğü konusunda teknolojik bir yarışa girmiş olsaydık bugün onlar 5. jenerasyon uçakları yaparken biz en fazla 3. jenerasyon uçakları yapmış olacaktık ve böyle bir savaşta tekrardan onların gerisinde kalacaktık ve yenilmiş olacaktık. Fakat biz farklı bir boyuttan gelip çok farklı bir savunma stratejisi geliştirdik, çok farklı bir atak stratejisi geliştirdik ve füze teknolojisine yatırım yaptık. Bu da düşmanımızda var olan fakat bizim kadar iyi olmayan bir şey olmuş oldu. Dolayısıyla düşmanın hava üstünlüğünü biz bununla sübvanse etmiş olduk ve bunda da başarıya ulaştık.’ diyor.” ifadelerini kullandı.

“İran körfez ülkelerine saldırmadı”

İran’ın körfez ülkelerine doğrudan saldırmadığı oralarda bulunan ABD üsleri dolayısıyla ABD topraklarına saldırdığını belirten Özyaramış, “Amerika ve israilin bu altyapıyı yok etmeye dair ortaya koydukları hedeflerinde biz gelinen noktada gerçekleşmediğini, en basit örneği ile ve en somut göstergesi ile hâlâ Tel Aviv'de veya Körfez'deki Amerika üslerine düşen füzelerle görmüş oluyoruz. Hava üstünlüğü, 12 gün savaşından sonra hava savunma sistemleri anlamında İran'ın geliştirdiği belki de çok basit teknolojilerle hava üstünlüğünü de Amerika ve israilin kaybettiğini görüyoruz. Teyit yapıldığı kadarıyla iki tane düşürülen F-35 savaş uçağı, F-18, F-16; bununla beraber MQ-9 insansız hava araçları, onlarca düşürüldü. Bunların düşürülmesi ile aslında İran'ın hava üstünlüğünü de tamamen kaybettiği veya tabir ettiğiyle yol geçen hanına döndüğü, İran'ın hava sahasının buna döndüğü durumun söz konusu olmadığını görüyoruz. İlk düşen F-35'te İran'ın resmî açıklamasında şu vardı ki bu F-35'lerin düşmesi dünyada ses getirdi. Çünkü Amerika bunu dünyaya çok iyi pazarlamıştı. Bir üniversite öğrencisi, ısıya duyarlı bir füze geliştiriyor. Dolayısıyla F-35 savaş uçağının egzozundan çıkan sıcaklığı takip ederek füze F-35'i bulmuş oluyor. Kendi üretimleri olan ve 10 bin dolar maliyeti olan bir füze üretimi ile 22 milyon dolar civarında olan bir uçağı düşürmüş oldular. Bu noktada da belli savunma mekanizmasını geliştirebilmiş oldular. Olayın bir de Körfez ülkeleri boyutu var. Batı perspektifli Türkiye'nin eleştirdiği olayın Körfez ülkelerine yansıması konusunda bizim ayırt etmemiz gereken önemli konu, İran'ın Körfez ülkelerinde saldırmaması; burada İran'ın Körfez ülkelerinde bulunan Amerika üslerinden kendi ülkesine saldırı olan yerlere saldırmasıdır. Uluslararası hukuk açısından şöyle bir gerekçe ile ortaya çıkıyor: Bana saldırı yapılan yerler Amerika üsleri. Bunlar Körfez ülkeleri içerisinde yer almış olsa bile Amerika toprağı sayılıyor uluslararası hukukta. Dolayısıyla ben karşılığı onlara veriyorum. Sahte bayrak operasyonları haricinde gerek Türkiye gerek Azerbaycan gerek Körfez ülkelerindeki belli sivil hedeflere yönelik sahte bayrak operasyonlarını bir kenara bırakırsak İran'ın kabul ettiği, yaptım dediği hiçbir sivil hedef söz konusu değildir. Hep askeri hedeflerdir ve doğrudan Amerika askeri hedefleri vuruluyor. Örnek verecek olursak, Suudi Arabistan'ın kendi askerleri değil, Suudi Arabistan'daki Amerika askerlerine yönelik hedefler vuruluyor.” diye konuştu.

“Bunlar zaten israil müstemlekesi yönetimler”

Batı yanlısı bir politika izlendiği için Türkiye’de kafa karışıklığı olduğunu söyleyen Özyaramış, “Körfez ülkelerinin abisi olan Suudi Arabistan olaya çok temkinli yaklaşıyor. Burada Suudi Arabistan'daki tehdit algısına bakmak gerekiyor. Suudi Arabistan'daki tehdit algısı; israili tehdit olarak gören bir üst bürokrasi var, bir de İran'ı tehdit algısı olarak gören bir üst bürokrasi var. Muhammed bin Selman, İran'dan önce israili tehdit olarak gören bir üst bürokrasiye sahip ama savaşın bu noktalara gelmesiyle birlikte biraz daha İran tarafında politika sergilemeye başladı. Acaba ileride bir birliktelik, bir müttefiklik olur mu gibi bir şey belirtiyor. Fakat henüz tarafını tam olarak belirtmiş değil. Trump'ın son açıklamalarında bariz bir şekilde Muhammed bin Selman'a küfürler yağdıracak şekilde konuşmasının aslında bir sebebi de bu. Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt açısından bakacak olursak; bunlar zaten israil müstemlekesi yönetimler tamamen. Fakat bu da belki de İran'ın istediği bir şey, ben bu şekilde yorumluyorum. Birleşik Arap Emirlikleri'nden ve Bahreyn'den bir saldırı olacak olursa İran için de karşı saldırıyı, kara harekâtını başlatmak için belki bir haklı gerekçe olmuş olacak. İran belki de bunu bekliyor. Zaten şu anda Amerika'yı oradan kovdu; atağa geçip kendini tamamen kendi hakimiyetini alabilmesi için belki de bu adımı bekliyor. Dolayısıyla bu ülkeler açısından dikkat edilmesi gereken husus bu. Türkiye açısından ve diğer ülkeler açısından değerlendirecek olursak olayı; Türkiye'de kafa karışıklığı çok, malumunuz. Batı yanlısı bir politika izliyoruz, özellikle NATO üyesi olmamızdan hareketle. Ama iktidar içerisinde de farklı seslerin yükselmesinden dolayı ben öyle düşünüyorum ki Cumhurbaşkanının söylemleri farklı, Dışişleri'nin söylemleri farklı. Cumhurbaşkanı tamamen birleştirici, sahip çıkan, haklıya hakkını teslim eden bir söylem ortaya koyarken; Dışişleri Bakanı, İran kabul etmemesine rağmen hâlâ ‘Füzeler sizin toprağınızdan kalktı.’ retoriği üzerinden bir şey geliştirmeye çalışıyor. Bu savaş içerisinde gerek kamuoyunda gerek tüzel varlıklar ülke içerisindeki her iki tarafa da hitap edebilmek için belli bir söylem olduğunu düşünüyorum. NATO'nun boğazda kurulacak olması çok ciddi bir soru işareti. BlackRock'un CEO'su Larry Fink'in Türkiye'ye gelmesi çok büyük bir soru işareti. Söylemde belli şeylerin olması fakat eylemde korkutacak gelişmelerin olabilmesi korkutacak şeyler nedir dersek; İran'a karşı belli bir koalisyon içerisinde olmak gibi, ki öyle bir haber çıktı fakat teyit edilmedi henüz. Dün Pakistan'da yapılan toplantıda Hürmüz Boğazı'na dair Pakistan, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye'nin dahil olduğu bir rejimin Hürmüz Boğazı'nı yöneteceğine dair bir kararın alınması, İran'ı yine dışlayan bir kararın alınması; aslında İran'a yönelik bir koalisyonun Türkiye'nin de içerisinde olacağına dair endişeler oluşturmadı değil.” dedi

Kaynak: İLKHA