Türkiye uzun yıllar boyunca genç ve dinamik nüfusunu ekonomik büyümesinin en önemli avantajlarından biri olarak gördü. Ancak artık bu avantaj hızla zayıflıyor. Doğurganlık oranı nüfusun kendini yenileyebilmesi için gerekli olan seviyenin altına düşmüş durumda. Bugün nüfusumuz sayısal olarak artıyor gibi görünse de geleceğin üretici ve çalışan kuşakları giderek küçülüyor.
Tam da bu noktada şu soruyu soralım.
Türkiye nüfusu yaşlanırken üretimi kimler yapacak?
Bu soru sanayicilerin, yatırımcıların, ekonomi yönetiminin, siyasilerin ve eğitim sisteminin de en önemli gündem maddesidir. Çünkü nüfusun yaşlanması, üretim kapasitesini, rekabet gücünü ve ekonomik büyümeyi de doğrudan etkileyecektir.
Bugün birçok organize sanayi bölgesi ve çoğu işletmeler “kalifiyeli eleman” bulmakta zorlanıyor. Usta, teknisyen ve nitelikli üretim personeli açığı her geçen yıl artıyor. Genç nüfusun azalmasıyla birlikte bu sorun yapısal bir ekonomik probleme dönüşmekle beraber, Yakın gelecekte bu sorunun daha da artacaktır.
Türkiye'nin yapması gereken, üretim anlayışını kökten değiştirerek daha az insanla daha fazla “katma değerli” bir üretim yapısına geçmek olmalıdır.
Hükümet, bu dönüşümü yalnızca teşvik eden değil, yönlendiren bir rol üstlenmelidir. Teknoloji yatırımı yapan işletmelere uzun vadeli finansman sağlanmalı, otomasyon yatırımları güçlü vergi teşvikleriyle desteklenmeli ve dijital dönüşüm projeleri stratejik yatırım kapsamına alınmalıdır.
Bunun yanında enerji maliyetleri de sanayinin rekabet gücünü zayıflatmaktadır. Üretim tesislerinde güneş enerjisi yatırımlarının yaygınlaştırılması, enerji giderlerini azaltırken Türkiye’nin dışa bağımlılığını da önemli ölçüde düşürecektir. Teknolojiye yatırım yapan işletmelerin SGK primlerinde ve kurumlar vergisinde sağlanacak avantajlar, dönüşüm sürecini hızlandıracaktır.
Ayrıca, Nüfusun yaşlanmasının etkileri İç tüketim alışkanlıklarını da önemli ölçüde değişecektir.
Çocuk nüfusundaki azalmanın, kırtasiye, oyuncak, bebek ürünleri ve çocuk giyim sektörlerinde talep artış hızını yavaşlatması beklenmektedir.
Ancak bu tablo, söz konusu sektörlerin küçülmeye mahkûm olduğu anlamına gelmez.
Aksine, aileler daha az çocuk sahibi olurken her çocuk için daha kaliteli, daha güvenli ve daha teknolojik ürünlere yönelmektedir. Bu nedenle üreticiler miktar odaklı rekabet yerine kalite ve yenilik odaklı rekabete geçmelidir.
Organik tekstil ürünleri, akıllı kumaşlar, çevre dostu üretim, kişiselleştirilebilir ürünler ve yüksek tasarım değeri taşıyan markalar geleceğin kazananları olacaktır.
İç pazardaki yavaşlama ise genç nüfusu hızla artan Orta Doğu, Afrika ve Güney Asya pazarlarına yönelerek önemli ölçüde telafi edilebilir. Türkiye’nin üretim gücü yalnızca iç talebe bağlı kalmamalıdır.
Yaşlanan ülkelere baktığımızda ise, örneğin Japonya, Almanya ve Güney Kore yaşlanan nüfuslarına rağmen üretim güçlerini, otomasyon, robot teknolojileri, dijital fabrikalar, yapay zeka, yüksek verimlilik ve nitelikli insan kaynağı sayesinde koruyabilmektedir.
Türkiye’nin de benzer bir dönüşümü geciktirmeden başlatması gerekmektedir.
Ancak burada önemli olan, Robotları tasarlayan, yazılımını geliştiren, bakımını yapan ve yöneten insan kaynağını yetiştirmektir.
Bunun yolu ise “eğitim sistemini sanayinin ihtiyaçlarıyla uyumlu hâle getirmekten geçmektedir.”
Mesleki eğitim, mühendislik, yazılım ve yapay zekâ alanlarında yapılacak yatırımlar, geleceğin en değerli ekonomik yatırımları olacaktır.
Türkiye’nin önündeki en büyük görev nüfusun sayısını artırmaya yönelik çalışmalarla beraber Asıl hedef, mevcut nüfusun eğitim düzeyini, teknolojik yetkinliğini ve üretkenliğini yükseltmektir.
Türkiye’nin geleceği de nüfusunun kaç milyon olduğundan çok, o nüfusun ne kadar nitelikli üretim yapabildiğine bağlı olacaktır.
Bugünün dünyasında ülkelerin zenginliği bir çalışanın ne kadar katma değer üretebildiğiyle ölçülmektedir.
Daha az insanla daha yüksek katma değer üreten, dünya pazarlarında rekabet edebilen bir üretim yapısı kurabilen ülkeler, yaşlanan nüfuslarına rağmen büyümeye devam edecektir.




