ICE’ın Şubat 2025 tarihli politikasına göre, ajanların açtığı ateş sonucu ölüm veya ciddi yaralanmayla sonuçlanan olaylara ilişkin kamera görüntülerinin kamuoyuna açıklanması ancak bunun kurumun çıkarlarına en uygun olduğuna karar verilmesi halinde gerçekleştirilecek. Böylece kamuoyunun vergileriyle finanse edilen kameralarla kaydedilen görüntülerin ne zaman ve ne ölçüde paylaşılacağı konusunda son söz yine ICE yönetiminin elinde bulunuyor.
Politikadaki bu ifade, vücut kameralarının hesap verebilirlik aracı olmaktan çıkarılıp kurumun imajını yönetme aracına dönüştürülebileceği eleştirilerini beraberinde getirdi.
Kanada’daki Brandon Üniversitesi öğretim üyesi ve polis kameraları üzerine çalışmalar yapan Christopher Schneider, ICE’ın politikasının alışılmadık derecede açık olduğunu belirterek, kurumun adeta söylenmemesi gerekeni açıkça söylediğini ifade etti. Schneider’a göre kameralar, polisin kamuoyu karşısındaki görüntüsünü mümkün olduğunca olumlu göstermek için kullanılabilecek çağdaş bir imaj yönetimi aracına dönüşebilir.
ICE politikasına göre ajanların gözaltı, arama ve acil müdahale gibi rutin operasyonlarda kameralarını çalıştırması gerekiyor. Ancak ölüm veya ciddi yaralanmayla sonuçlanan olayların ardından görüntülerin yayımlanıp yayımlanmayacağına ilişkin değerlendirme, üst düzey ICE yetkilileri ve hukukçuların yer aldığı bir komite tarafından yapılıyor.
Komitenin yayımlama yönünde karar vermesi halinde görüntülerin 72 saat içerisinde paylaşılması mümkün. Ancak ICE direktörü özel ve ikna edici koşullar bulunduğuna karar verirse görüntülerin yayımlanmasını engelleyebiliyor veya süresiz olarak erteleyebiliyor. Üstelik politikanın bu koşulların tam olarak ne olduğunu açıklamaması, şeffaflık konusundaki soru işaretlerini daha da büyütüyor.
ICE, Associated Press’in bu kararların hangi kriterlere göre verileceğine ilişkin sorularını yanıtlamadı.
Hükümet gözetimi konusunda çalışan Project On Government Oversight kuruluşunun kıdemli hukuk analisti Katherine Hawkins de politikanın ciddi sorunlar taşıdığı görüşünde. Hawkins, kamera kayıtlarının mahkemeler tarafından talep edilebilmesi nedeniyle tamamen işe yaramaz olmadığını belirtirken, kamuoyunun görüntülere erişmesini sağlayacak açık bir mekanizma bulunmamasının sistemi neredeyse işe yaramaz hale getirdiğini söyledi.
ABD’nin farklı kentlerindeki uygulamalar da ICE politikasının ne kadar sınırlı bir şeffaflık anlayışına dayandığını ortaya koyuyor. Chicago’da polis gözetim kurumu, ateş açılması ve diğer ciddi güç kullanımı olaylarına ilişkin görüntüleri rutin olarak yayımlarken, Philadelphia’da görüntü paylaşımı çok daha sınırlı tutuluyor.
ICE’ın politikasına göre görüntüler yayımlansa dahi ajanların yüzleri, isimleri ve rozet numaraları gibi kimlik bilgileri gizlenecek.
Cinayet işlenen operasyonlar ve geciken kameralar
ICE’ın kamera hamlesi, son dönemde ajanların karıştığı ölümcül silahlı olayların ardından gelen yoğun siyasi ve kamuoyu baskısının gölgesinde hayata geçiriliyor.
ICE, temmuz ayında Arizona merkezli Axon şirketinden 30,9 milyon dolar değerinde vücut kamerası ekipmanı satın aldı. Harcama, Maine’de 25 yaşındaki bir sürücünün ICE ajanı tarafından vurularak öldürülmesinin hemen ardından gerçekleşti. Bu olaydan yalnızca birkaç gün önce de Houston’da işe gitmekte olan bir müteahhit, ICE ajanı tarafından vurularak öldürüldü.
Her iki olayda da ajanların üzerinde vücut kamerası bulunmuyordu.
Bu durum, Kongre üyelerinin de tepkisini çekti. Kongre, nisan ayında hükümetin kısmi kapanmasını sona erdirmek amacıyla kabul edilen yasa kapsamında ICE’a özellikle vücut kameraları için 20 milyon dolar kaynak sağlamıştı.
Buna rağmen ICE, kameraları ülke genelindeki saha görevlilerine dağıtmak için aylarca bekledi. Kurum şimdiye kadar kameraların saha görevlilerinin yarısından fazlasına ulaştırıldığını ve geri kalan personelin eylül sonuna kadar kameralarla donatılacağını açıkladı.
ICE’ın Houston bölgesinde 800’den fazla kamera dağıttığı ve görevlilerin eğitimlere başladığı bildirildi. Kurum ayrıca her gözaltı ekibinde en az bir kişinin kamera taşımasını zorunlu tutacak.
Ancak eski ICE yöneticilerinden Jason Houser, uygulamanın çok daha önce hayata geçirilebileceğini savunuyor. Biden döneminde ICE’ın kamera pilot programının uygulanmasına yardımcı olan Houser, Trump yönetiminin kitlesel gözaltı ve trafik durdurma operasyonlarını genişletirken ajanları baştan itibaren kameralarla donatması gerektiğini söyledi.
Houser’a göre kameraların ancak ölümcül olayların ardından ve Kongre baskısıyla devreye sokulması, açıkça siyasi bir tepki.
30,9 milyon dolarlık ekipman, sınırlı şeffaflık
ICE’ın kamera programının zamanlaması da ayrı bir tartışma konusu. Kurum, Biden yönetimi döneminde 2021’de vücut kameralarını test etmeye başladı ve üç yıl sonra bin 400 cihaz dağıttı. Ancak bütçe gerekçeleriyle programın genişletilmesi gecikti.
Trump’ın 2025’te yeniden başkanlık koltuğuna oturmasının ardından Biden döneminde federal kolluk kuvvetleri için getirilen vücut kamerası zorunluluğu kaldırıldı. ICE ise aynı yıl tarihin en büyük kaynak artışlarından biri kapsamında 75 milyar dolarlık ek finansman almasına ve binlerce yeni ajan işe almaya başlamasına rağmen kameraların ülke çapında yaygınlaştırılmasını hızlandırmadı.
Son satın almanın, 2023’ten beri yürürlükte bulunan mevcut bir federal sözleşme üzerinden gerçekleştirildiği belirtildi.
Polis Executive Research Forum Direktörü Chuck Wexler ise kamera görüntülerinin hem kamuoyu hem de ajanlar açısından önemli olduğunu savunuyor. Wexler’a göre görüntülerin yayımlanması, olayların bağlamının anlaşılmasına yardımcı olabilir ve ICE’ın toplum nezdindeki güvenilirliğini artırabilir.
Ancak eleştirilerin odağındaki temel soru değişmiyor: Kamu parasıyla satın alınan kameraların kaydettiği görüntülerin gerçekten kamuya ait bir denetim aracı mı olacağı, yoksa ICE’ın kendi anlatısını güçlendirdiği ölçüde kullanacağı kontrollü bir propaganda malzemesine mi dönüşeceği?
Schneider, ICE’ın özellikle kitlesel sınır dışı etme operasyonlarını destekleyen ve ajanları kahraman, göçmenleri ise suçlu gösteren görüntüleri yayımlamasını beklediğini belirtiyor.
ICE’ın politikasındaki kurumun çıkarlarına en uygun ifadesi de bu endişeleri daha da güçlendiriyor.
Kamuoyunun görmediği görüntüler ise, tam da kamuoyunun hesap sormak isteyebileceği görüntüler olabilir.
ABD yönetiminin göçmenlik politikalarının giderek daha sert bir güvenlik uygulamasına dönüştüğü bir dönemde ICE’ın kamera programını gecikmeli biçimde devreye sokması ve ardından hangi görüntülerin kamuoyuna gösterileceği konusunda kendisine geniş yetki tanıması, şeffaflık iddiasının inandırıcılığını ciddi biçimde tartışmaya açıyor.





