İnsanlık tarihinin en köklü disiplinlerinden biri olan oruç, günümüz dünyası genellikle biyolojik bir mahrumiyet, belirli saatler arasında “mideyi boş tutma” olarak algılar. Oysa kelimenin kökenine indiğimizde, karşımıza açlıktan ziyade "duruş" ve "denge" üzerine kurulu bir felsefe çıkar. Oruç, yani Arapça kökeniyle savm, yalnızca mideyi boş bırakmak değil; bir şeyi bilinçli biçimde askıya almak, akışı kesmek, hareketi durdurmaktır.
İslam literatüründe oruç bir “cünne”, yani kalkandır; fakat bu kalkan açlıkla beraber öfkeye, cehalete ve ölçüsüzlüğe karşı da bir siper oluşturur. “Ben oruçluyum” demek, kişinin önce kendi nefsine çizdiği bir sınırdır.
Bunun en çarpıcı tarihsel ve ruhsal örneğini Hz. Meryem’in kıssasında buluruz. O, mucizevi bir doğumun ardından halkının karşısına çıktığında, kendisini anlamayacak bir dünyanın gürültüsünden ve yargılarından korunmak için "susma orucu" tutmuştur. Hz. Meryem’in bu tavrı, bize orucun en sade tanımını yapar: "الصوم صمت" (Savm, sessizliktir).
Filolojik olarak "savm" ve "samt" (susmak) arasındaki yakın ilişki bize şunu gösterir: Dil oruca girdiğinde, kalp konuşmaya başlar. Dili tutmak (imsak), egonun en büyük unsuru olan "sözü" kurban etmektir. Bir bilge için konuşmamak bir eksiklik değil, söylenemeyecek kadar büyük bir hakikatin kalpte muhafazasıdır aslında.
Bununla beraber oruç, yalnızca insana özgü bir kavram değildir. Arapçada güneş tam tepeye ulaştığında “güneş oruç tuttu” denir. Rüzgâr dindiğinde “rüzgâr oruç tuttu” ifadesi kullanılır. Önüne yem konulduğu hâlde eğilmeyen at için “at oruç tuttu” denilir. Durgun suya “oruçlu su”, keskinliğini yitirmiş bıçağa ise “oruçlu bıçak” denmesi de aynı anlam dünyasına işaret eder. Bütün bu örnekler tek bir hakikati dile getirir: Hareketin en yoğun anında bile bir sükûnet noktası vardır. İşte oruç, o noktadır.
Bu perspektiften bakıldığında, oruç tutan insanın da yeri geldiğinde arzularına mesafe koyabilmesi, isteklerini dizginleyebilmesi ve en önemlisi bunu başarabileceğini kendine gösterebilmesi gerekir.
Oruç, yalnızca bedeni değil; iradeyi de eğiten bir duruş terbiyesidir. Tam da bu yüzden oruç, insanı aşırılığa değil dengeye çağırır; ne arzuların esiri olmaya ne de hayatı bütünüyle terk etmeye izin verir. Kesintisiz mahrumiyet bir eziyettir; sınırları olan bir oruç ise iradeyi güçlendiren bir eğitimdir.
Orucun bir “denge” olduğunun en büyük kanıtı, “Savm-ı Visal” (iftar yapmadan günlerce tutulan oruç) uygulamasının inananlara yasaklanmış olmasıdır. Çünkü İslam, nefsi yok etmeyi değil; onu terbiye ederek yaşamla uyumlu hâle getirmeyi hedefler.
Başa dönecek olursak, günümüz insanının en büyük sorunu durmayı bilmemesi ve zihninin sürekli bir şeyleri arzulamasıdır. Ve belki de en önemli soru şudur:
Biz en son ne zaman gerçekten durduk?
Öfkelenirken, sinirlenirken, günah işlerken… Ne zaman?
… Çünkü insan ancak durabildiği kadar özgürdür.