Güncel

Türkiye'nin nüfusu hızla azalıyor

TÜİK verilerinden hareketle hazırlanan Amed Haber analizinde, Türkiye'nin nüfus politikalarının tarihsel seyri, doğum oranlarındaki dramatik düşüşün nedenleri ve ülkeyi bekleyen ekonomik ile toplumsal riskler kapsamlı şekilde değerlendirildi.

Abone Ol

Yazımıza sayısal veriler ile giriş yaparak işin ciddiyetini anlatmaya çalışalım.

TÜİK'e göre 2015 yılında bir milyon 336 bin 908 olan canlı doğum sayısı, on yıl sonra yani 2025 yılında 895 bin 324'e kadar gerilemiştir.

Cumhuriyetin ilanından sonra devlet politikalarında nüfusu artırmaya yönelik yoğun çalışmalar yapıldığı bilinmektedir.

Hatta 1930 yılında yürürlüğe giren Umumi Hıfzıssıhha Kanunu'nun bir maddesi uyarınca, 6 ve daha fazla çocuğu olan annelere madalya veriliyor ve maddi yardımda bulunuluyordu.

Ancak 1950'lerin sonlarına doğru, nüfus artış hızını düşürmek amacıyla bilinçli kampanyalar başlatıldı.

Bu sürece Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu ve Dünya Sağlık Örgütü gibi uluslararası vakıflar, dernekler ve yerli uzantıları müdahil oldu.

Türkiye'de nüfus planlamasına yönelik yürütülen çalışmalar doğrultusunda, 1963 yılında Sağlık Bakanlığına kapsamlı bir rapor sunuldu ve iki yıl sonra, 1965'te ise Nüfus Planlaması Kanunu çıkarılarak Nüfus Planlaması Genel Müdürlüğü kuruldu.

Son yüzyılda dünyada uygulanan doğum kontrolü ve kürtaj politikaları nedeniyle dünya nüfusunun yaklaşık 5,5 milyar azaldığı tahmin edilmektedir.

Türkiye de 1965 yılından itibaren nüfus artışını düşürmek için stratejik politikalar geliştirdi. 1960 sonrasında hazırlanan Beş Yıllık Kalkınma Planlarında, hızlı nüfus artışının ekonomik kalkınmayı engellediği! yönünde bir anlayış benimsendi.

Bu dönemde kurulan Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanan kalkınma planlarında, çocuk ve yaşlı nüfus sadece "tüketici" ve çalışan nüfusa "bağımlı" olarak sınıflandırıldı.

"Nüfus artışının kişi başına düşen geliri azaltarak ulusal kalkınmayı yavaşlattığı" düşüncesi hem yönetimde hem de akademik çevrelerde genel kabul gördü.

1982 Anayasası ile evlilik yaşı 18'e çıkarıldı, doğum kontrol yöntemleri serbest bırakıldı ve aile planlaması eğitimleri ile danışmanlık hizmetleri sağlık ocaklarına, hatta mahallelere, köylere ve evlere kadar yaygınlaştırıldı.

Nüfus planlaması, 2000'lerin başlarına kadar temel bir devlet politikası olarak kararlılıkla uygulandı.

Hatırlarsak, dönemin askeri cunta ve darbe lideri Kenan Evren'in sözleri devletin o dönemki bakış açısını açıkça ortaya koyuyordu.

"Anneler, babalar bu ülkenin geleceğini düşünerek çocuk sayınızı azaltın. Çok çocuk, çok sorun getirir. Gelişmiş ülkelerdeki kalkınmanın arkasında nüfus planlaması vardır. Biz de bu yolda ilerlemek zorundayız. Nüfusumuzun artış hızı bu şekilde devam ederse ne eğitimde ne sağlıkta ne de ekonomide istediğimiz gelişmeyi sağlayamayız" demişti.

Devletin en üst makamlarından gelen bu algı çalışmaları ile nüfus azaltma politikaları toplum tabanına yayıldı ve ülkenin tüm imkanları bu doğrultuda seferber edildi.

Bu politikalar sadece yasal düzenlemelerle sınırlı kalmamış, dönemin basını, sineması ve eğitim müfredatı aracılığıyla kitlesel bir propagandaya dönüştürüldü.

Çok çocuklu aileler "geri kalmışlığın ve yoksulluğun" sembolü olarak gösterilirken, 1 veya 2 çocuklu modern çekirdek aile modeli bir refah göstergesi olarak topluma aşılandı. Toplumun zihniyet dünyasında yaşanan bu radikal kırılma, Türkiye aile yapısının geleneksel halini değiştirerek bugünkü demografik durgunluğun psikolojik temellerini atmıştır.

Türkiye, 1990'lı yıllarda tıpkı 20 yaşında, genç ve dinamik bir insan gibiydi. Ancak istatistiki veriler ve öngörüler, 2050 yılında ülke nüfusunun yaş ortalamasının 44,3'e yükseleceğini gösteriyor. Bu durum, Türkiye'nin genç ve dinamik nüfus yapısını hızla kaybederek yaşlanacağına işaret etmektedir.

Son on yıllık doğum oranlarına bakıldığında da iyimser bir tablo göremeyiz.

Son 10 yıldaki (1.336.908'den 895.374)'e düşüş Türkiye'nin gelecekte ciddi ekonomik, toplumsal, siyasal ve sosyal krizlerle karşı karşıya kalacağını göstermektedir.

Örneklersek, 2025 yılındaki bu düşük doğum sayısı baz alındığında, 5 yıl sonra (2030 yılında) ilkokula başlayacak çocuk sayısı, on yıl öncesine kıyasla neredeyse yarı yarıya azalmış olacaktır.

Doğum oranlarındaki bu dramatik düşüş, yakın gelecekte Türkiye'yi ciddi bir iş gücü kriziyle karşı karşıyadır bırakacaktır.

Genç nüfusun azalması, üretim çarklarının yavaşlamasına, inovasyon kapasitetinin düşmesine ve en önemlisi sosyal güvenlik sisteminin çökme noktasına gelmesine yol açacaktır.

"Aktif çalışan nüfusun emekli nüfusu finanse edemediği bir ekonomik modelde, devletin sağlık ve emeklilik harcamaları taşınamaz bir yük haline gelecek ve bu durum sürdürülebilir kalkınmayı zorlaştıracaktır."

Bu demografik krizin arkasındaki bir diğer önemli etken ise tıbbi ve sosyolojik değişimlerdir.

Türkiye, sezaryen doğum oranlarında dünyada ilk sırada yer almaktadır. İnsanların hem geç evlenmesi hem de ilk doğumlarını sezaryenle gerçekleştirmeleri, üçüncü veya dördüncü çocuk sahibi olmayı biyolojik ve tıbbi olarak zorlaştırmaktadır.

Günümüzde tek çocukla yetinenler ya da hiç evlenmeyenler, gelecekte büyük bir yalnızlık riskiyle karşı karşıya kalacaklardır.

Mevcut verilere göre Türkiye'den her 5 haneden birinde yalnız 1 birey yaşamaktadır ve bu yalnız yaşayan nüfusun üçte birini 55 yaş üstü kadınlar oluşturmaktadır.

Modern yaşamın getirdiği aşırı bireyselleşme, kariyer odaklı yaşam biçimleri ve bazı kaygılar,! evlilikleri erteletmekle kalmıyor, "aile" kavramının içini de boşaltıyor. Geçmişte yaşlılık döneminde bir güvence ve dayanışma ağı olan geniş aile bağları, yerini büyük şehirlerde tek başına yaşlanmak zorunda kalan yalnız bireylere bırakmaktadır.

Batı toplumlarında uzun süredir kronik bir sorun olan ve bizzat (2018'de Birleşik Krallık'ta 2021'de Japonya'da yalnızlık bakanlıkları kuruldu) "yalnızlık bakanlıkları"kurulmasına yol açan bu sosyal izolasyon, artık Türk toplumunun da en büyük sosyolojik sorunlarından biri haline gelmiştir. Dolayısıyla güçlü aile yapısının önemi gelecekte çok daha net anlaşılacaktır, fakat o gün geldiğinde iş işten geçmiş olacak. İlerleyen yaşlarda duyulan çocuk sahibi olma pişmanlığı fayda vermeyecektir ve Türkiye bu kritik eşiği kaçırma riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

Not: Son yıllarda devletin hükümet (Aile ve Sosyal hizmetler bakanlığı) eliyle nüfus artışına verdiği önem ve yaptığı çalışmalar gündemde olduğu için bu konulara girmedik.

-Yazımızın 2. Bölümü Çocuk sayısının azalması ile üretim başta olmak üzere birçok sektörde daralmaların olacağı bu durumun ekonomiye olumsuz yansımaları üzerine olacaktır.