TOPLUMSAL AHLAKİ DURUŞ

Abone Ol

Toplumsal hayatın en önemli unsurları edep, tahammül ve sabırdır. Ne yazık ki bu değerlerin bizlerde yeterince yerleşmediği görülmektedir. Bunun en temel sebeplerinden biri ise karşımızdakine değer verme kültürünün zayıf olmasıdır.

Bugün toplum olarak, en üst kademeden en alt kademeye kadar birçok kişinin nasıl göreve geldiğini biliyoruz. Ancak meselemiz sadece göreve gelme şekli değildir.

Asıl mesele "göreve gelen kişilerin" fevri davranarak "Ben istediğim gibi yaparım, herkes buna uymak zorundadır." anlayışıyla davranmalarıdır.

Örneğin bir çaycıyı işe aldığınızda "Çayı nasıl yaparsam yapayım, herkes içmek zorunda." diye dayatırsa sorun olacağı aşikardır.

Kişisel kaprisler ve zaaflarla hareket etmek güzellikleri bozmakta, ortamı germekte ve birlik ruhuna zarar vermektedir.

Toplumsal hayatın sürdürülebilirliği, belirli kural ve kaidelere bağlı kalmakla mümkündür. Kurallar bizi sınırlandırmaz, aksine bizi değerli ve saygın kılar.

Her bireyin kendine has bir üslubu ve duruşu olması doğaldır. Bu, kişiliğin bir parçasıdır. Ancak farklı kişiliklerin bir araya gelmesiyle oluşan kurumlar ve işletmelerde, ortak bir ahlak ve davranış disiplini gerektirir. Bireysel hareket etmek yerine, topluluğun hassasiyetlerini gözetmek toplumsal kabulün anahtarıdır.

Eğer yaptığımız çalışmalarda "insanlara tahammül edemiyor, sabır gösteremiyor, küstürüyor, gönül kırıyor ve kurumdan istifa etmesine" sebep oluyorsak burada ciddi bir problem oluşacaktır.

Nitekim Peygamber Efendimiz’in "Mümin bir delikten iki defa ısırılmaz." hadisi, tecrübelerden ders çıkarılması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Buna rağmen aynı hataları tekrar etmek, sorgulanması gereken bir durumdur.

"Ben yaptım oldu." anlayışı ne ekip çalışmalarına ne sosyal yaşama ne de kardeşlik hukukuna uygundur. Bizler, hayatın içinden geçmiş, tecrübelerle olgunlaşmış bireyleriz. Farklı insanlarla iletişim kurmuş, zorlukları yaşamış ve bir müktesebat edinmiş kişiler olarak daha bilinçli hareket etmek zorundayız.

Ticarette nasıl ki kâr ve zarar hesabı yapıyorsak, ilişkilerimizde de aynı hassasiyeti göstermeliyiz. Bir sözün, bir davranışın gelecekteki etkisini düşünmeden hareket etmek, telafisi zor kırgınlıklara yol açar. Çünkü bazı hatalar, "özür dilerim", "hakkını helal et" demekle düzelmez, eski samimiyet kolay kolay geri gelmez.

Bizlerin yanlışta ısrar etme lüksü yoktur. Elimizde ciddi bir birikim ve yaşanmışlık vardır. Bu birikimi doğru değerlendirmek, hem dünyevi hem de uhrevi kazancımız açısından büyük önem taşır.

Ne yazık ki çoğu zaman dışarıdaki insanlara gösterdiğimiz hoşgörü, sabır ve anlayışı en yakınlarımızdan esirgeriz.

"Asıl sınav, en yakınımıza karşı olan tutumumuzdur."

Peygamber Efendimiz’in "Âmâ" (görme engelli) sahabe ile yaşadığı olay da bu hassasiyetin ne kadar önemli olduğunu bizlere öğretmiştir. Bizler yaşaya yaşaya öğrendiğimiz değerlerin ne kadar kıymetli olduğunu bilmeliyiz.

Toplumsal ahlak, bireysel ahlakın bir yansımasıdır. Bizler değer görmek istiyorsak, bu değeri önce davranışlarımızla ortaya koymalıyız. İstişareyi esas alan, sabrı ve tahammülü merkeze koyan, kardeşlik hukukunu gözeten bir anlayış geliştirmek zorundayız.

Unutulmamalıdır ki güçlü bir toplum, birbirine saygı duyan, anlayış gösteren ve ortak akılda buluşan bireylerden oluşur.

Bizler de sahip olduğumuz müktesebatı doğru kullanarak hem kendimizi hem de içinde bulunduğumuz toplumu yüceltmekle sorumluyuz.

Şu soru ile yazımı bitirmek istiyorum; Kendi hayatımızda ‘toplumsal ahlaki duruşu’ ne kadar yaşıyoruz?