Güncel

Tarihçi Ebu Diyab: Kudüs ancak gerçek bir irade ortaya konularak korunabilir

Kudüslü Tarihçi Dr. Fahri Ebu Diyab, işgal rejiminin Kudüs ve Mescid-i Aksa üzerindeki sinsi planlarının Arap ve İslam dünyasından kınamadan öte ortaya konulacak gerçek bir irade ile korunabileceğini söyledi.

Abone Ol

Siyonist işgal rejimi, kurulduğu günden bu yana Filistinliler üzerinde sürdürdüğü baskı, zulüm ve katliamları aralıksız devam ederken Kudüs'te ise hem yer altında devam eden kazılar hem de yer üstünde sürdürülen politikalar ile şehrin demografik dönüşümü için sinsi planlarını yürütüyor.

Filistinlilerin yaşadıkları mahallelerin dışarıdan getirilen yerleşimcilerle abluka altına alan siyonist rejim, bir yandan insanları sosyal, psikolojik, manevi ve ekonomik güvenlikten mahrum bırakarak direnmelerine engel olmaya çalışırken öte yandan kutsal mekânlarda sürdürdüğü kazılar ile Mescid-i Aksa'yı yıkmayı, yerine Süleyman Mabedi kurmayı hedefliyor.

"Uluslararası hukuk yasaklasa da Filistinlilere yönelik suçlar devam ediyor"

Uluslararası hukukun toplumlar ve devletlerarasındaki ilişkileri düzenlemek için ortaya konulduğunu ancak iş işgalcilerin uluslararası hukuka aykırı olan eylemlerine geldiğinde bu mekanizmaların işlevsiz kaldığını vurgulayan Ebu Diyab, "İşgalin uyguladığı yıkım, yerinden etme, sürgün, varlığı tasfiye etme ve hatta imha politikalarının tamamı uluslararası hukukun ihlalidir ve tüm anlaşmalara ve sözleşmelere açıkça aykırıdır. Zorla göç ettirme, evlerin yıkılması, demografik ve coğrafi yapının değiştirilmesi de uluslararası hukuka aykırıdır. Ancak işgal rejimi baştan beri uluslararası hukuka önem vermemektedir. Çünkü uluslararası hukukun bir 'hukuk metni' olduğunu bilmekte fakat bu hukukun uygulanmasını sağlayacak mekanizmaların eksik olduğunu görmektedir. Uluslararası hukuk, her ne kadar zorla göçü, sürgünü ve soykırımı yasaklasa da işgal makamlarının özellikle Filistinlilere ve Kudüslülere karşı işlediği suçlar devam etmektedir." dedi.

"Batı'nın işgale karşı tutumu, siyonist rejime uluslararası hukukun üstünde hareket etme imkânı tanıyor"

Evlerin ve arazilerin gasp edilmesi ve yeni yerleşimlerin kurulmasının da uluslararası hukuka aykırı olduğunu aktaran Ebu Diyab, "İşgalci siyonist rejim bunu bilmesine rağmen uygulamalarını sürdürmektedir. Çünkü uluslararası hukuku ihlal ettiğinde cezalandırılmasını sağlayacak bir mekanizmanın olmadığını düşünmektedir. Bu yüzden kendisini uluslararası toplumdan, kurumlarından ve mahkemelerinden gelecek yaptırımlardan güvende hissetmektedir. Aslında işgalin varlığının kendisi bile uluslararası hukuka aykırıdır. Buna rağmen tüm bu ihlalleri sürdürmektedir. Ayrıca uluslararası hukuku ortaya koyan Batı dünyası da bu hukuku işgalci siyonist rejime karşı uygulamamakta ve işgal rejimini bu hukukla bağlayıcı bir şekilde sorumlu tutmamaktadır. Böylece işgalci siyonist rejime adeta uluslararası hukukun üstünde hareket etme imkânı tanınmaktadır. Bazı durumlarda ise uluslararası hukukun görüntüsünü düzeltmek için sembolik adımlar atılmakta, bazı kişiler hakkında uluslararası mahkemelerde insanlığa karşı suçlamalar gündeme getirilmektedir. Ancak bunlar fiiliyatta uygulanmamaktadır." diye konuştu.

"Kudüs, yoğun bir şekilde Yahudileştirme politikalarına maruz kalıyor"

Ebu Diyab, "Batı, bu anlaşmaları ve hukuku ortaya koymasına rağmen işgali desteklemektedir. Bugüne kadar uluslararası hukukun işgali gerçekten cezalandırdığına şahit olunmamıştır. Binlerce dosyada işgalin suçları belgelenmiş, bu ihlaller uluslararası kurumlara ve hukuk mercilerine taşınmıştır ama somut bir sonuç alınmamıştır. Bazı mahkeme kararları veya açıklamalar olsa da bunların sahada bir karşılığı bulunmamaktadır. Bu nedenle işgalin yaptığı her şey; zorla göç ettirme, kimliği değiştirme, tarihle oynama, şehrin genel görünümünü ve demografik yapısını değiştirme çabaları, uluslararası hukuka aykırıdır. Kudüs, yoğun bir şekilde Yahudileştirme politikalarına maruz kalmaktadır. Hatta kazılar, tüneller ve tarihi eserler üzerinden yapılan müdahaleler de söz konusudur. Oysa Kudüs, UNESCO tarafından da korunması gereken bir miras olarak kabul edilmekte ve uluslararası hukuk çerçevesinde bu tarihi ve insani mirasın korunması gerekmektedir. Buna rağmen işgal rejimi, uluslararası hukukun üstünde hareket etmekte ve uluslararası kurumların bölgeye girerek inceleme yapmasını dahi engellemektedir. Tarihi, kültürel ve insani miras tahrip edilmesine rağmen bu kurumlar etkili bir müdahalede bulunamamaktadır. Çünkü uluslararası toplumun, bu hukuku koyan tarafların ve uluslararası mahkemelerin işgalci siyonist rejime karşı somut adımlar atma konusunda yeterli iradeyi göstermediği görülmektedir. Bu durum, işgalin cezasız kalmasına yol açmakta ve adeta ona uluslararası hukuku ihlal etmesi için yeşil ışık yakmaktadır. Bu nedenle işgal rejimi, herhangi bir caydırıcılıkla karşılaşmadan ihlallerini sürdürmektedir." şeklinde konuştu.

"Ümmet, Kudüs'ü koruma konusunda gerçek bir irade ortaya koymalı"

İşgal rejiminin müzakerelerden ya da uluslararası hukuktan çekinmediğini, işgali durduracak olan asıl şeyin direniş olduğunu vurgulayan Ebu Diyab, "Kudüs'ün ve kutsal değerlerin asıl sahibi ümmettir. Ancak ne yazık ki bugün gerçek anlamda etkili adımlar atılmamaktadır. Yapılan bazı kınamalar ve tepkiler, bağlayıcı ve etkili olmadığı için sonuç doğurmamaktadır. Oysa Arap ve İslam ümmetinin, işgalci siyonist rejimi ve onu destekleyenleri uluslararası hukuka uymaya zorlayabilecek diplomatik ve diğer birçok baskı aracı bulunmaktadır. En azından Kudüs'ün demografik ve coğrafi yapısının değiştirilmesini ve kutsal mekânlara yönelik müdahaleleri engelleyebilirler. Ancak bunun için ümmetin öncelikle ortak bir strateji ve plan etrafında birleşmesi ve Kudüs ile kutsal değerleri koruma konusunda gerçek bir irade ortaya koyması gerekmektedir." dedi.

"Tarihe karşı sistematik bir yok ediş: Tevrat'taki tasvirlere uygun bir şehir inşa edilmesi planlanıyor"

Ebu Diyab, "Ne yazık ki bugün bu samimi iradenin yeterince ortaya konulmadığı görülmektedir. Bu yüzden sahada yaşanan uygulamalar, Kudüs'ün tarihi ve kültürel mirasına büyük zarar vermiştir. Kazılar ve tüneller, şehirdeki önemli yapıların çökmesine yol açabilecek bir noktaya gelmiştir. Sokak isimleri değiştirilmekte, Osmanlı döneminden ve daha önceki İslami dönemlerden kalan pek çok isim ortadan kaldırılmaktadır. İşgal rejimi, bu sürecin önünde hiçbir engel görmeden Yahudileştirme ve İsrailleştirme politikalarını sürdürmekte, sokakları ve mahalleleri yeniden adlandırmaktadır. Osmanlı'dan ve daha önceki İslami dönemlerden kalan birçok eser yıkılmakta ya da tahrif edilmektedir. Hatta daha eski dönemlere, Kenani, Roma ve Bizans dönemlerine kadar uzanan tarihi miras da değiştirilmekte veya yok edilmektedir. Tüm bunlar, işgalin sahte ve uydurma bir tarih inşa etmesine ve kendi iddialarını güçlendirmesine hizmet etmektedir. İşgale karşı etkili bir strateji ve baskı mekanizması bulunmadığı, özellikle yönetimler düzeyinde ciddi bir adım atılmadığı için işgal rejimi, Kudüs'te tek başına hareket eder hale gelmiştir. Uluslararası toplumdan ve hukuktan ceza görmeyeceğini bilerek hareket etmektedir. Bu nedenle işgal rejimi, Kudüs'ü kendi planlarına göre yeniden şekillendirmek istemektedir. Tevrat'taki tasvirlere uygun bir şehir inşa etmeyi hedeflemekte, nüfusu azaltılmış ve tamamen kendi istediği şekilde düzenlenmiş bir Kudüs oluşturmak istemektedir. Bu doğrultuda şehrin tarihini yeniden yazmakta ve kendi anlatısına uygun hale getirmektedir. Eğer bu durum böyle devam ederse Kudüs'ün kaybedilmesi söz konusu olabilir. Biz Allah'tan şartların değişmesini ve bu şehrin yeniden eski hâline, yani Arap ve İslam kimliğine kavuşmasını diliyoruz." diye konuştu.

"Amaç, Mescid-i Aksa'nın tamamen kontrol altına alınmasıdır"

İşgal rejiminin Mescid-i Aksa'yı yalnızca Müslümanlara ait bir ibadet yeri olarak görmediğini, aksine Müslümanlar ile Yahudiler arasında ortak kullanım anlayışını dayattığını belirten Ebu Diyab, "Bu durum, mevcut statükonun değiştirilmesi anlamına gelmektedir. Oysa mevcut anlaşmalar ve düzenlemeler, Mescid-i Aksa'nın yalnızca Müslümanlara ait olduğunu açıkça belirtmektedir. Yaşananlar, İbrahim Camii'nde daha önce uygulanan süreci hatırlatmaktadır. Orada da önce ortak kullanım dayatılmış, ardından kademeli olarak Müslümanların girişleri kısıtlanmış ve sonunda bazı günlerde tamamen yasaklanmıştır. Yahudi bayramlarında cami tamamen kapatılmakta, ezan yasaklanmakta ve sadece Yahudi ibadetlerine izin verilmektedir. Bugün Mescid-i Aksa'da uygulanmak istenen modelin de bu olduğu görülmektedir. Bununla da sınırlı kalmayıp gelecekte mekânsal bölünme planlarının devreye sokulması hedeflenmektedir. Daha önce gündeme gelen bir planda Mescid-i Aksa'nın yaklaşık yüzde 70'inin Yahudilere, yüzde 30'unun ise Müslümanlara ayrılması önerilmiştir. Bugün yaşananlar, bu tür planların yeniden gündeme gelebileceğini göstermektedir. İşgal rejimi, güvenlik ve düzen söylemiyle Mescid-i Aksa üzerindeki kontrolünü artırmış ve bu mekânı kendi egemenliği altına almaya yönelik adımlar atmıştır. Bu durum, Mescid-i Aksa'nın gelecekte tamamen işgalin yönetimi ve aşırı sağcı grupların kontrolü altına girebileceğine işaret etmektedir. Uzun süredir bu yönde açıklamalar yapan bazı yetkililer, buranın bir cami değil Yahudilere ait bir mabed olduğunu ve tam egemenlik kurulacağını açıkça dile getirmektedir." şeklinde konuştu.

"Bu gidişat durdurulmazsa Mescid-i Aksa'nın yerine sözde mabedin inşa edilmesi ihtimali artar"

Ayrıca Mescid-i Aksa'nın altında yürütülen kazılar ve açılan tünellerin de ciddi bir tehlike oluşturduğunu hatırlatan ve ümmetin sadece kınamakla değil ortak bir plan dahilinde karşı durması gerektiğini hatırlatan Ebu Diyab, son olarak şu ifadeleri kullandı:

"Toprak ve kaya tabakalarının boşaltılması nedeniyle yapının temellerinin zayıfladığı ve bazı bölümlerin çökme riski taşıdığı ifade edilmektedir. Bu tür bir çöküşün, dış etkenler ya da roket saldırıları gibi gerekçelerle açıklanabileceği endişesi de dile getirilmektedir. Bu gelişmeler, Mescid-i Aksa'nın şu anda çok ciddi bir tehlike altında olduğunu göstermektedir. Ümmetin yeterli ve planlı bir adım atmaması, sadece tepkisel davranılması ve uzun vadeli stratejilerin bulunmaması bu riski artırmaktadır. Özellikle aşırı sağcı grupların ve sözde mabed hareketlerinin nihai hedefinin Mescid-i Aksa'yı tamamen yıkmak ve yerine sözde mabedi inşa etmek olduğu ifade edilmektedir. Bugün yaşanan süreç, bu gruplar için uygun bir zemin oluşturmaktadır. Özellikle Amerika'daki yönetimlerin ve bazı ideolojik çevrelerin bu düşünceleri desteklemesi, durumu daha da tehlikeli hale getirmektedir. Eğer bu gidişat durdurulmazsa, bir gün Mescid-i Aksa'nın ortadan kaldırılması ve yerine sözde mabedin inşa edilmesi ihtimali ciddi bir endişe olarak dile getirilmektedir. Çünkü bu yönde hazırlıkların ve planların uzun süredir sürdüğü ifade edilmektedir."