ÖĞRETMENDEN DAHA ÇOK ÖĞRETMEN OLAN VELİ…

Abone Ol

Bir çocuğun eğitiminde aile vazgeçilmezdir. İlk terbiyeyi veren anne ve babadır. Ancak okul başladığında eğitim süreci, aile ile öğretmenin birbirini tamamladığı bir ortaklığa dönüşmelidir. Ne var ki son yıllarda bu denge giderek bozuluyor. Çocuğunun başarısını artırmak isteyen bazı veliler, öğretmenin rehberi olmaktan çıkıp öğretmenin yerine geçmeye çalışıyor. Dersin nasıl işleneceğinden sınav sorularına, disiplin uygulamalarından notlandırmaya kadar her konuda söz sahibi olmak isteyen bir veli profili ortaya çıkıyor.

Bu durum ilk bakışta “çocuğumla ilgileniyorum” gibi görünse de uzun vadede hem öğretmeni hem öğrenciyi hem de eğitim sistemini yıpratıyor. Çünkü eğitim, her kafadan bir ses çıkan değil; görev ve sorumlulukların belli olduğu bir süreçtir.

Öğretmenin sınıftaki otoritesi zayıfladığında bunun bedelini yalnızca öğretmen ödemez. Öğrenci de öğretmene güven duymamaya başlar. Evde öğretmeni sürekli eleştirilen bir çocuk, okulda öğretmenini rehber olarak değil, tartışılabilir biri olarak görür. Böyle bir ortamda saygı azalır, disiplin bozulur, öğrenme isteği zayıflar.

Dijital çağ bu problemi daha da büyüttü. Sosyal medyada dolaşan birkaç eğitim videosunu izleyen, birkaç kitap özeti okuyan herkes kendisini eğitim uzmanı sanabiliyor. Oysa öğretmenlik; pedagojik formasyon, sınıf yönetimi, çocuk psikolojisi, ölçme-değerlendirme ve yılların tecrübesini gerektiren profesyonel bir meslektir. Bir doktorun tedavisine sürekli müdahale edilmesi nasıl doğru değilse, öğretmenin mesleki alanına sürekli müdahale edilmesi de doğru değildir.

İslami açıdan da görev ve sorumlulukların yerli yerine konulması esastır. Kur’an-ı Kerim’de, “Bilmediğin şeyin peşine düşme.” (İsrâ,36) buyurularak bilgi ve uzmanlığın önemine dikkat çekilir. Resûlullah (sav) ise, “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz.” buyurarak herkesin kendi sorumluluk alanını hatırlatmıştır. Anne-babanın görevi evladına güzel ahlak kazandırmak, onu desteklemek ve öğretmenle iş birliği yapmaktır. Öğretmenin görevi ise eğitim ve öğretimi mesleki bilgiyle yürütmektir. Bu iki alan birbirine rakip değil, birbirini tamamlayıcıdır.

Peki bu sorun nasıl aşılabilir?

Öncelikle öğretmen-veli ilişkisinin yeniden güven temelli kurulması gerekir. Okullar sadece veli toplantısı yapan kurumlar olmamalı; aile eğitimleri düzenleyerek velilere çocuk gelişimi, eğitim psikolojisi ve okul-aile iş birliği konusunda rehberlik etmelidir.

İkinci olarak öğretmenin mesleki itibarı yeniden güçlendirilmelidir. Öğretmenin her kararını peşinen sorgulayan değil, gerektiğinde diyalog kuran bir anlayış yaygınlaştırılmalıdır. Eğitim kurumları da öğretmenini yalnız bırakmamalı, haksız baskılar karşısında öğretmenin yanında durmalıdır.

Üçüncü olarak çocuk merkeze alınmalıdır. Veli ile öğretmenin güç mücadelesi verdiği bir ortamda kazanan olmaz; kaybeden daima çocuktur. Çocuk, anne-babası ile öğretmenini aynı hedef için çalışan iki güvenilir rehber olarak görmelidir.

Sonuç olarak güçlü eğitim sistemi; öğretmenin veliyi dışladığı, velinin de öğretmeni yönettiği bir sistem değildir. Başarılı model; aile ile okulun aynı istikamette yürüdüğü, birbirinin sınırlarına saygı duyduğu modeldir. Çünkü eğitim, tek kişinin değil, sorumluluğunu bilen insanların ortak emanetidir. Çocuğun geleceğini inşa edecek olan da işte bu güven ve iş birliği iklimidir.