NUŞİREVAN KADAR ADİL OLABİLMEK: GÜCÜ MÜSLÜMAN, ADALETİ KİMİN?

Abone Ol

​İslam dünyasının tarih boyunca en çok övündüğü, üzerine ciltler dolusu külliyat oluşturduğu ve varlık felsefesinin merkezine koyduğu yegane kavramdır: Adalet.

​Camilerde her cuma minberden yankılanan Nahl Suresi’nin 90. ayeti kulaklarımızdadır: "Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder..." Peki, teori bu kadar berrak, emir bu kadar netken; pratik neden derin bir adaletsizlik girdabında can çekişiyor? Bugün, kitlelerin dilindeki o can yakıcı soru, aslında tarihin aynasından bugüne tutulan bir projektördür:

​"Müslüman iktidarlar, bir Nuşirevan kadar da mı adil olamıyor?"

Nuşirevan Kimdir ve Neyi Temsil Eder?

​Enûşirvân-ı Âdil (I. Hüsrev), Müslüman değil, bir Sasani hükümdarıydı. Zerdüşt geleneğinden geliyordu. Ancak adı tarih kitaplarına, siyasetnamelere ve hatta İslam dünyasının adalet literatürüne "Âdil" sıfatıyla kazındı.

​İslam alimleri, Gazalîler, Nizamülmülkler yüzyıllar boyunca Müslüman sultanlara rehberlik etsin diye yazdıkları Siyasetname’lerde hep Nuşirevan’ın adaletinden örnekler verdiler. Çünkü adalet, gömleğin ilk düğmesiydi; o yanlış iliklenirse bütün nizam bozulurdu.

Nuşirevan’ı adil kılan neydi?

Kanun önünde eşitlik: Sarayının duvarına astırdığı zillerle, en sıradan vatandaşın bile şikayetini doğrudan hükümdara ulaştırabilmesiydi.

Liyakat: Akrabalık, kabile veya inanç bağını değil, işi ehline vermeyi esas almasıydı.

Mülkün temeli: Devleti ayakta tutanın dinin ritüelleri değil, adaletin ta kendisi olduğunu bilmesiydi.

Güç Müslümanlaşınca Adalet Yerini Buldu Mu?

​Bugün dönüp İslam coğrafyasına, Müslüman idarecilerin yönetim pratiklerine baktığımızda karşımıza çıkan tablo ne yazık ki bir tezatlar silsilesidir. Retorikte Hz. Ömer’in adaletinden, "Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu" diye başlayan hutbelerden okutuluyor. Ancak iş icraata, gücü bölüşmeye, hukuku uygulamaya geldiğinde o yüce ilkeler yerini bir anda kabile asabiyetine, kayırmacılığa ve güç zehirlenmesine bırakıyor.

​Buradaki temel yanılgı şudur: Adalet, yöneticinin kimliğine (Müslüman olmasına) endeksli bir olgu değildir; kurulan sistemin ahlakına endeksli bir olgudur.

Bir iktidar, alnı secdeye değdiği için otomatik olarak adil olmaz. Adalet; şeffaflık ister, denetim ister, hesap verebilirlik ister. Eğer bir sistemde "bizden olanın" hatası örtülüp, "öteki" olanın hakkı yeniyorsa, oradaki İslami söylem adaleti sağlamaya değil, adaletsizliği meşrulaştırmaya yarayan bir kalkana dönüşmüştür.

İbni Haldun’un Uyarısı

Büyük İslam düşünürü İbni Haldun, devletlerin çöküşünü anlatırken çok net bir teşhis koyar: "Zulüm, ümranın (medeniyetin) harap olması demektir." Ve ekler: Zulüm sadece birinin malını zorla almak değildir; insanları hak ettiklerinden mahrum bırakmak, adaleti geciktirmek ve adam kayırmak da zulmün ta kendisidir.

Bugün Müslüman toplumların adalet arayışı için gözünü Batı’ya, göç yollarına dikmesi, kendi ülkelerinde bulamadıkları hukuku başka coğrafyalarda araması, "Nuşirevan" sorusunun modern versiyonudur. İnsanlar, kendileriyle aynı dili konuşan veya aynı kıbleye dönen ama adaleti unutan idareciler yerine; inancını paylaşmadığı halde "Medeni" batı sistemlerini tercih ediyorlar.

Sonuç: İsimler Değil, İlkeler Yaşar

"Müslüman iktidarlar bir Nuşirevan kadar olamıyor mu?" sorusu, Müslümanlara yöneltilmiş en ağır, en sarsıcı eleştiridir. Bu soruya öfkelenmek yerine, aynaya bakıp derin bir muhasebe yapmak gerekir.

Çünkü adalet coğrafya, ırk ve inanç tanımaz. Müslüman bir iktidarın asli vazifesi, yönettiği her bir bireyin hakkını korumaktır. Eğer gayrimüslim bir hükümdar adaletiyle tarihe geçiyor ve yüzyıllar sonra bile saygıyla anılıyorsa; gücü elinde bulunduran Müslümanların dönüp kendi adalet terazilerini acilen kalibre etmesi şarttır.

Selametle...