2026'nın ilk altı ayı geride kaldı. Önümüzde duran tablo ise tek bir soruyu bütün açıklığıyla soruyor: Yüksek faiz politikası Türkiye'ye ne kazandırdı?
Resmî veriler ortada. Politika faizi yüzde 37 seviyesinde tutuldu. Buna rağmen yıllık enflasyon yüzde 32,11 olarak gerçekleşti. İşsizlik yüzde 8,2 seviyesinde görünse de, gerçeği yansıtan atıl işgücü oranı yüzde 31'e ulaştı. Yani çalışmak isteyen her üç kişiden biri üretimin dışında kaldı.
Demek ki yüksek faiz; ne enflasyonu beklenen ölçüde düşürebildi ne de istihdamı koruyabildi. Aksine üretimi, yatırımı ve ticareti baskılayan bir maliyet unsuruna dönüştü.
Ancak meselenin en çarpıcı tarafı bütçe rakamlarında gizli...
Merkezi yönetim bütçesi yılın ilk beş ayında 1 trilyon 57 milyar lira açık verdi. Aynı dönemde yalnızca faize ödenen para ise 1 trilyon 262 milyar 600 milyon liraya ulaştı.
Dikkat edin...
Devlet, bütçe açığından daha fazla kaynağı sadece faiz ödemelerine ayırmış durumda.
Bu tablo yalnızca muhasebe kayıtlarından ibaret değildir. Çünkü faize ayrılan her lira; okuldan, hastaneden, çiftçiden, sanayiciden, deprem dönüşümünden, sosyal yardımlardan ve gençlerin geleceğinden eksilen bir kaynaktır.
Bugün milyonlarca vatandaşın yaşadığı geçim sıkıntısının arka planında işte bu tercih yatmaktadır.
Türk-İş'in açıkladığı rakamlara göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 35 bin lirayı aşarken, yoksulluk sınırı 114 bin liraya dayanmış durumda. Bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti ise 45 bin lirayı geçti.
Bu rakamlar yalnızca ekonomik göstergeler değildir.
Bunlar pazarda fileyi dolduramayan emeklinin, ay sonunu getiremeyen asgari ücretlinin, üretim maliyetleri altında ezilen esnafın ve finansmana ulaşamadığı için yatırımını erteleyen sanayicinin ortak hikâyesidir.
Öte yandan konkordato başvurularındaki artış, krediye erişimde yaşanan güçlükler ve yatırım iştahındaki gerileme de aynı fotoğrafın farklı kareleridir.
Ekonomi, yalnızca para politikasıyla yönetilmez.
Ekonomi aynı zamanda güven, üretim, yatırım ve beklenti yönetimidir.
Faiz yükseldikçe sermaye üretime değil finansal araçlara yöneliyor. Fabrika kurmanın riski yerine faiz geliri tercih ediliyor. Böyle bir ortamda yeni istihdamın oluşmasını, üretimin hızlanmasını ve refahın tabana yayılmasını beklemek gerçekçi değildir.
Türkiye'nin en büyük ihtiyacı; borçlanmayı teşvik eden değil, üretimi teşvik eden bir ekonomik mimaridir.
Yıllar önce dile getirilen "faiz sebep, enflasyon sonuçtur" yaklaşımı yalnızca teorik bir tartışma değildi. Esasında bu yaklaşım, üretim ekonomisini merkeze alan alternatif bir kalkınma modelinin ifadesiydi. Bugün yaşananlar, faiz eksenli ekonomi anlayışının da sorgulanmasını zorunlu hâle getirmektedir.
Hiç şüphesiz ekonomi tek bir değişkenle açıklanamaz. Enflasyonun, kur hareketlerinin, küresel gelişmelerin ve maliye politikalarının da önemli etkileri vardır. Ancak bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki yüksek faiz tek başına kalıcı refah üretmeye yetmemektedir.
Türkiye'nin ihtiyacı daha fazla faiz değil; daha fazla fabrika, daha fazla ihracat, daha fazla yatırım ve daha fazla üretimdir.
Adaletin, emeğin ve paylaşımın esas alındığı; finansın değil reel ekonominin güçlendiği bir model inşa edilmeden kalıcı refahın sağlanması kolay görünmüyor.
Çünkü güçlü devlet; faiz ödemeleriyle değil, üreten insanıyla büyür.
Güçlü ekonomi; bankaların bilançosunda değil, fabrikanın bacasında, tarlanın bereketinde, atölyenin tezgâhında ve alın terinin karşılığını aldığı bir düzende yükselir.
Ve unutulmamalıdır ki...
Bir ülkenin gerçek zenginliği, faizden kazananların serveti değil; üreten milletinin refahıdır.