KADİM VE MODERN İNSAN ARASINDA UKBÂ BİLİNCİ VE EŞYANIN SOSYOLOJİSİ

Abone Ol

Biraz öteberi almak için kadim şehrin eski çarşısına indim. Çarşının girişinde, her hâlinden lüksü ve modern çağı çağrıştıran süslü, cafcaflı ürünler sergileniyordu. Girişte; yeni evlenen çiftler ile eski ürünlerden bıkıp yeni model almak için kampanyaları inceleyen kişilerden oluşan bir kalabalık vardı.

Çarşının merkezine doğru indikçe, sanatkârları kadar eski, pek taliplisi olmayan ama bir o kadar da sağlam el işi ürünler gözüme ilişti. Birkaç koleksiyoner dışında bu tezgâhlara uğrayan neredeyse kimse yoktu. Bazı tezgâhlarda ise konuşmalarından, kendi mekânlarına otantik bir hava katmak isteyen işletme sahipleri oldukları anlaşılan kişiler dikkat çekiyordu.

Çarşının dar sokaklarında gezinirken, sokağın başında mütebessim bir eda ile bilge çobanın bana doğru geldiğini fark ettim. Selamlaştıktan sonra beni yazıhanesine davet etti. Tereddüt etmeden kabul etmekle birlikte, bir çobanın yazıhanesinin olmasını da garipsemiştim.

Eski çarşının kıvrımlı sokaklarında hasbihal ede ede, siyah kesme taşlardan örülmüş, küçük ve mütevazı bir girişi olan bu mekânın önüne vardık. İçeri girdiğim anda, buhur kokusunun pencere kenarındaki çiçeklerin rayihasıyla karıştığı otantik bir atmosfer karşıladı beni. Mekân sade ama etkileyiciydi. Duvarlara yaslanmış raflarda eski defterler, yıpranmış kitaplar ve ne işe yaradığı hemen anlaşılmayan birkaç alet duruyordu. Siyah taşların arasında zamanın izleri seçiliyor, ahşap kirişlerde ustasının elinden çıktığı belli olan keser izleri göze çarpıyordu. Her şey yerli yerindeydi; ne eksik ne de fazla.

Pencere önündeki çiçekler, taş ve ahşabın ağırlığını yumuşatıyor, mekâna canlı bir denge katıyordu. Burada insanın eşyaya hükmetmediği, bilakis onunla uyum içinde yaşadığı hissi hâkimdi. Kadim insanın dokunuşu; taşta, ahşapta ve mekânın sessizliğinde kendini belli ediyordu. Dışarıda çarşının kalabalığı ve uğultusu sürerken, bu küçük yazıhanede zaman daha ağır akıyordu. Sanki burası, kadim şehrin hafızasından kopup gelmiş; gösterişten uzak, sade ama derin bir tanıklık mekânıydı.

Çaylarımızı yudumlarken konu, bir şekilde bugün dikkatimi çeken eski ve günümüz insanlarının ürettiği ürünler ve bunların yansımaları üzerinden derinleşti. Çarşının girişinde gördüğüm parlak vitrinlerle, biraz ileride köşede kalmış ama yıllara meydan okuyan el işi ürünler zihnimde yan yana duruyor, bir türlü yerli yerine oturmuyordu. Dayanamayıp bilge çobana döndüm:

— Kadim insanların dünyaya bakışıyla bugünün insanının eşyayla kurduğu ilişki arasında belirgin bir fark var, dedim. Dünyayı geçici görenler nasıl oluyor da bu kadar kalıcı ve estetik eserler bırakabiliyor? Buna karşılık dünyaya bu denli bağlanan modern insanın ürettikleri neden bu kadar geçici?

Pir-i fani, çay bardağını iki eliyle kavrayarak konuşmaya başladı. Sesi, mekân kadar sakindi. Sözleri ne bir öğüt ne de bir serzeniş taşıyordu; daha çok, uzun zamandır söylenmeyi bekleyen hakikatlerin tabii bir akışla dile gelmesi gibiydi:

— Eski insanlar, dünyayı asıl yurt değil bir konaklama yeri olarak görürdü. Ukbâyı, yani ahireti esas menzil sayarlardı. Her daim fani olduklarını hatırlar, dünyanın geçici nimetlerine tamah etmezlerdi. Meta onlar için bir amaç değil, sadece bir vasıtaydı. Bugünün insanı ise giderek dünyaya, hazza ve hızın cazibesine yöneliyor. Öte âlemin hatırlanmadığı, ahiretin gündemden düştüğü bir çağda yaşıyoruz.

Böylesi bir zihniyet dönüşümünün sonucu olarak modern insan, daha çok kendi “bugününü” düşünür hâle geldi. Oysa kadim insan için asıl mesele bugünün değil, yarının; faninin değil, baki olanın ne getireceğiydi. Bu yüzden dünün insanı, kendisi için değil, kendisinden sonrakiler için; bugününün konforu için değil, yarının selameti için yaşardı. Bu sebepten ötürüdür ki; ukbası için yarınlara fayda verecek sadaka-i cariye hükmünde kalıcı eserler inşa ederdi. Asırlık bir yemek masasın ustası ile ayı dolmadan deforme olan bir komodinin ustasının bu ürünleri ortaya koyarken beklentileri bu saikle farklılık gösteriyor.

Bu sözler, zihnimde çarşının başındaki parlak vitrinlerle, az ileride köşede kalmış o eski tezgâhları yeniden yan yana getirdi. Anladım ki mesele yalnızca eşyanın sağlamlığı değil; onu üreten insanın, zamana ve sonrasına dair neyi hesaba kattığıydı.

Bilge çobanın anlattıklarına katılmamak elde değildi. Düşünmeden edemedim:

— Anlaşılan bu sebepten ötürü, dedim, büyüklerimiz ömrünün son demlerinde bile meyvesini yemeyeceklerini bildikleri hâlde ağaç dikerdi. Hatta Peygamber Efendimiz’in, “Kıyametin kopacağını bilseniz dahi elinizdeki fidanı dikin” buyruğu da aynı anlayışın bir tezahürü değil miydi?

Bilge çoban, başını yavaşça salladı. Yüzündeki ifade, sözlerimin onda bir karşılık bulduğunu gösteriyordu.

— İlginçtir ki, kadim ve modern insanın eşyayla kurduğu ilişki de bu zihniyet değişiminin en somut göstergelerinden biridir. Kadim insan, dünyaya tamah etmeyen bir ruh taşıdığı için ürettiği eşyalara hem emeğini hem estetiğini hem de kalıcılığı katardı. Yani ürettiği eserden dünyalık bir kazançtan çok uhrevi bir getiri beklerdi. Bugün hâlâ hayranlıkla baktığımız mimarî eserler, el işçiliği ürünleri ve gündelik araçlar bunun en açık örnekleridir.

Modern insan ise dünyayı yüceltmiş, kendisini dünyevî arzularla tanımlar hâle gelmiştir. Buna rağmen ürettiği eşyalar çoğu zaman parlak, gösterişli fakat sahte ya da tek kullanımlık bir karakter taşımaktadır. Üretim bolluğu içinde kalite azalır; miktar artarken anlam ve kalıcılık kaybolur. Ve satıcı üretilen üründen ziyade sadece elde edilecek kazanca odaklanır.

Bu tenakuz, üzerinde ciddi ciddi düşünülmesi gereken bir meseledir. Belki de cevap niyette, zihniyette ve maksatta saklıdır. Kadim insan, eşyayı kutsamadığı ve ürettiğinden gelecek hayra talip olduğu için ona özünü, emeğini ve ruhunu katıyordu. Modern insan ise eşyayı yücelttiği ve üretimin sadece kazanç ile ilişkisine odaklandığı için onu hızla üretip hızla tüketiyor; çünkü eşyanın anlamı artık ruhla değil, pazarla tanımlanıyordu.

Çobanın sözleri ağır ağır odada dolaşırken, dışarıdan süzülen gün ışığının da yavaş yavaş çekildiğini fark ettim. Pencere önündeki çiçeklerin gölgeleri uzamış, siyah taş duvarlarda belirsiz siluetler hâlini almıştı. Gün, fark ettirmeden akşamla yer değiştiriyor; yazıhanenin içi loş bir sükûnete bürünüyordu.

Bilge çoban konuşmasına kısa bir ara verdi. Rafın kenarında duran cam fanusu eline aldı, fitlini dikkatle düzeltti. Bir anlık sessizliğin ardından çakmağı çaktı; küçük bir alev, fanusun içinde titreyerek yükseldi. Işık taş duvarlara vurdukça karanlık geri çekildi, mekân yeniden belirginleşti.

O an, yalnızca yazıhanenin değil, zihnimin de aydınlandığını hissettim. Az önce zihnimi meşgul eden sorular, bu titrek ama kararlı ışıkla birlikte yerli yerine oturur gibiydi. Ortam aydınlandıkça, söylenenlerin ağırlığı azalıyor değil; bilakis, daha anlaşılır hâle geliyordu.

Sessizlikle birlikte zihnimde bir süredir dolaşan başka bir düşünce daha belirginleşti. Tereddütle söze girdim:

“Yarın ölecekmiş gibi ahirete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış” sözü vardır ya, dedim. Eskiden, bu sözü anlamakta güçlük çekerdim. Kendi içinde bir tenakuz barındırdığını, hatta bu yüzden yanlış bir kullanım olduğunu düşünürdüm.

Bilge çoban hafifçe tebessüm etti. Çayından küçük bir yudum aldıktan sonra konuştu:

— O sözdeki dengeyi göremediğinde sana çelişki gibi gelir, dedi. Oysa ne dünyayı mutlaklaştırmayı ne de onu tümden terk etmeyi öğütler. Ahireti unutmadan dünyada yaşamak, dünyayı yerli yerinde tutarak ahirete hazırlanmak ister.

Bu hasbihalden sonra bir daha buluşmak üzere vedalaşarak bu samimi ortamdan ayrıldım. Bile çobanın sözleri zihnimde yankılanırken, çarşıda gördüğüm o iki ayrı dünyanın aslında tek bir insanın içinden çıktığını fark ettim.

Belki de mesele, dünyaya ne kadar sahip olduğumuz değil; ona ne kadar ait olduğumuzu sanmaktı.